29 Aralık 2015

Yakup Kadri Karaosmanoğlu - Yaban

Yaban, “ne bütün mânasiyle bir roman, ne bütün mânasiyle bir sanat ve edebiyat işidir”. (s. 14) Bu sözler yazar Yakup Kadri Karaosmanoğlu’na aittir. Yazar kendi eserini bu sözlerle açıklıyor.

Yaban, Kurtuluş Savaşı yıllarında bir Anadolu köyünde yaşanan acıları ve dolayısıyla da savaş sırasında bu toprakların gördüğü mezalimi, kıyımı bir nebze dile getiriyor. Yazar da o dönemde gördüklerini yıllar sonra bu romanı aracılığıyla aktardığını dile getiriyor. Bundan dolayı bu eserin tam anlamıyla bir edebiyat olmadığını da söylüyor:



“İşte, Yaban, ... aynı yürek acısını daha geniş bir ölçüde ifade etmek için meydana geldi. Porsuk Çayı kıyılarında geçirdiğim üç dört aylık kabusu, şuurum altı, on yıl durmaksızın yaşamakta devam etmişti.

Anlıyorsunuz ki, bu eser, benliğimin çok derinliklerinden, adeta kendi kendine sökülüp koparak gelmiş bir şeydir. Bir şeydir, diyorum. Zira, bu, ne bütün mânasiyle bir roman, ne bütün mânasiyle bir sanat ve edebiyat işidir.” (s. 14)

Kitabın girişinde yer alan bu cümlelerden önce Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Yaban’ın köylüleri hor gördüğü gerekçesiyle eleştirildiğini aktarıyor ve buna cevap veriyor. Aslında kitabın ilk kısımlarında romanın ana karakteri Ahmet Celal’in köylülerle ilgili ifadelerini okuyunca neden eleştiri aldığı anlaşılabilir. Ancak ister “Bu milletin tek güç kaynağı bu köyler,” (s. 76) ister sonlara doğru diğer bölümler yazarın böyle bir maksat gütmediğini gösteriyor:

“Bu çirkin ve bakımsız tabiat köşesinde, bu kaba saba insan kümesinin bana, adeta, saygıya yakın bir duygu verişi nedendir? Bu insanlar, her gün hiçe saydığım, hor gördüğüm, hatta bazen de tiksindiğim kimseler değil midir? Fakat, işte, uzaktan nasıl çalıştıklarını seyrederken, bana, her biri büyük olayın kahramanı gibi gözüküyor.” (s. 88)

“Onları, ben küçük sığırtmacın ölüsü başında affettim. Ve bu umumi facia anında hepsine, hatta Salih Ağa'ya bile hakkımı helal ediyorum. Bunların hiçbiri ne yaptığını bilmiyor.

Eğer, bilmiyorlarsa kabahat kimin? Kabahat, benimdir. Kabahat, ey bu satırları heyecanla okuyacak arkadaş; senindir. Sen ve ben onları, yüzyıllardan beri bu yalçın tabiatın göbeğinde, herkesten, her şeyden ve her türlü yaşamak zevkinden yoksun bir avuç kazazede halinde bırakmışız. Açlık, hastalık ve kimsesizlik bunların etrafını çevirmiştir. Ve cehalet denilen zifiri karanlık içinde, ruhları, her yanından örülü bir zindanda gibi mahpus kalmıştır.” (s. 181)

Aslında herkes gibi Anadolu köylüsü de yıllarca süren savaşlardan bıkmıştır, yorulmuştur. Romanda köy halkı Kurtuluş Savaşı’na önem vermez. Köye gelecek düşmanın ne yapacağını öngöremez. En sonunda Ankara’ya doğru ilerleyen Yunan askeri ilk gelişinde köylülerin malını alır, ikinci gelişinde ise evini yakar, hem malına, hem canına, hem de namusuna el uzatır.

“-Hele şuna bak. Kız ne örtünüp duruyorsun öyle?
Bir başka gavur, bu sözlerle Emine'ye yaklaşıyor. Emine bir mahşer içinde büzüle büzüle, kapana kapana şekilsiz bir şey, bir bohça halini almıştı. İsmail, erkekler arasında ayakta duruyor. Yan gözle başlayan sahneye bakıyor.
-Aç suratını. Aç bakayım.
Bu adam bir Ermeni şivesiyle konuşuyordu. Elini Emine'nin başına doğru uzattı.” (s. 182)

“Hangimiz kendimizden emin olduk? Biz, erkekler, zavallı yaratıklarız.” (s. 96) diyen yazar, yine şöyle diyor: “Yazıklar olsun, seni sevmesini bilmeyenlere; ey, gamlı ülke!.. Seni sevip, senin sessiz dramın içinde gömülüp gitmekten korku çekenlere!.. Taşın, toprağın ne bitmez bir sabır ve mukavemet hazinesidir! İnsan, senin göğsünde ya destani bir kahramanlığa erer ya da en ilahi mizaçlı velilerin feragat ve mahviyet derecesine varır.” (s. 66)

Vatan için asıl tehlike dışarından gelen düşman değil, aslında içte olabilecek anlaşmazlık ve çekişmelerdir ve bunu romanda şu ifadelerde de görebiliyoruz:

“Mütarekenin ilk günlerinde, bana bir tanıdık diyordu ki: Ne bu zırhlılardan, ne bu ordudan, ne sokak başlarındaki bu makineli tüfeklerden korkuyorum. Beni, korkutan şey, kendi aramızdaki anlaşmazlıklar, kendi aramızdaki nifaklardır. Bizi asıl bu mahvedecek.” (s. 110)

Roman Kurtuluş Savaşı döneminden çok kısa bir bölüm sunuyor. Aynı zamanda okura o dönemde yaşananları bir daha okuma, öğrenme arzusu oluşturuyor. Son olarak romanda dikkatimi çeken iki alıntı daha paylaşmak istiyorum.

“Sevincim içimde tıkandı kaldı. Büyük felaket anlarında olduğu gibi, büyük sevinç günlerinde de duygularımızı başkalarıyla paylaşmak bizim için bir derin ihtiyaçtır.” (s. 96)

“Edebiyatı, sanatı başkaları yaparken hoş bulurum. Fakat, kendim bundan çekinirim. Edebiyat ve sanat dünyasında yalnız dahiler vardır. Ondan ötesi, bir alay zavallı taklitçi, bir alay zavallı maskaradır.” (s. 98)

Yakup Kadri Karaosmanoğlu
Yaban
59. Baskı
İletişim Yayınları
İstanbul
2009
214 sayfa.

4 yorum:

  1. Yaban elimde hatta okuyacaklarım arasında ön sıralarda yer alan kitaplardan biri :D sizin blogunuzda görünce çok sevindim , sevgiyle , mutlu yıllar ...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Teşekkür ederim. Güzel bir kitap, bir an önce okuyun. Size de mutlu yıllar.

      Sil
  2. Yaban... :)

    Oh oh, kitabı, okumayı seven güzel bir blog daha... :) :) Ben de mutlaka beklerim sizi! Kitap okumayı seviyorsanız blogda size bir sürpriz var... :)

    YanıtlaSil