28 Nisan 2016

Ahmet Hamdi Tanpınar - Saatleri Ayarlama Enstitüsü

Çevrenize biraz bakınırsanız Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Saatleri Ayarlama Enstitüsü” romanında anlattığı tarzda kişileri çok rahatlıkla görebilirsiniz. Hangi tür kişilerden bahsediyorum? Hiç bir iş yapmadan, yaptığı işin hiç bir yararı ve değeri olmadan herkes tarafından “büyük işler” yapmakla övülen, el üstünde tutulan ve Tanpınar’ın kitapta kullandığı şekliyle “muvaffakiyeti” konuşulan kişilerden bahsediyorum.

Nasıl olur derseniz. Belki de romanı okudukça güldüğünüz, böyle şey olur mu dediğiniz olaylar herkesin çevresinde mutlaka vardır. Bir enstitü düşünün ki 300’e yakın çalışanı var ancak yaptığı hiç bir iş yok. Ama büyük binası, çok sayıda çalışanı, büroları, şubeleri, yayınları var.

Romanın ana karakteri Hayri İrdal da çalıştığı enstitüden bir arkadaşına bahsettiği zaman ilk önce benzer bir cevabı almıştı:

“Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nün adı pek hoşuna gitmişti:
- Bu nasıl iş canım? diyordu, âdeta şakaya benziyor. Hakikaten şaka gibi bir şey...” (s. 272)

Hayri İrdal, enstitü kapatıldıktan sonra anılarını yazma kararı alır ve romanın başlarında bize kurum ile ilgili bilgiler verir. Ancak olayı daha iyi anlatmak için her şeyi baştan, çocukluğundan anlatmaya başlar. Enstitüyü kuran Halit Ayarcı’yı tanımadan önceki hayatını anlatır okura. Çocukluğunu, bir muvakkithanede çırak olarak çalışmasını, saatleri tamir etme işini öğrenmesini. Babası, ailesi ve daha sonraları çok ünlü olacak “Mübarek” isimli saatin hikayesini ayrıntısı ile öğreniyoruz Hayri İrdal’ın anılarından.

Hayri İrdal, Halit Ayarcı ile tanışana kadar hayatında pek “muvaffakiyet” gösterememiş bir kişi. Eğitimi eksik, saat tamiri mesleğini çok iyi öğrenememiş ve çalışma hayatından da çoğu zaman hademelik yapmıştır. Hatta bir ara olmayan bir elmasla ilgili söylediği bir şaka sonucu soruşturma geçirmiş ve adli tıpta akıl sağlığı konusunda muayene de olmuştur. Bu Doktor Ramiz ile tanıştığı dönemdir.

Kitapta özellikle Hayri İrdal’ın Doktor Ramiz tarafından muayene edildiği, psikanaliz uygulandığı bölümler beni çok güldürdü. Hatta Doktor Ramiz’in Hayri İrdal’dan reçete ile rüya görmesini istediği kısım çok ilginçtir.

“Size bu hafta görmeniz lâzım gelen rüyaların listesini veriyorum.
Ve elime bir kâğıt parçası uzattı.
- Doktor, isteyerek rüya görülür mü hiç? Reçeteyle rüya... İmkânsız.
- Bu müspet bir ilimdir, dostum! Burada itiraz olmaz.” (s. 122)

Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nün kurulması fikri de Doktor Ramiz’in Halit Ayarcı’yı Hayri İrdal ile tanıştığı gün ortaya çıkar. Hayri İrdal ne kadar çekingen, başarısız, bazı şeyleri korkarak yapan biriyse, enstitüde müdür olacak Halit Ayarcı da tam tersi bir karakterdir. Olmadık şeylere olumlu bakarak bir şeyler çıkaran, yok yere kurum kuran, iş yokken bir şeyler yapılıyor süsüyle başarılı işler yapıldığı izlenimini veren bir kişidir.

İşte bu bir birine tam zıt ikili biri başaracağına inanarak ve hiç çekinmeden, diğeri ise her an hiç bir şey yapmadığı için işini ve maaşını kaybetmek korkusu ile büyük bir kurum kurarlar. Tek yapacakları iş insanların saatlerini ayarlamak. Ancak bunu o kadar süsleyerek, sloganlarla, kitap basarak, törenler ve kutlamalar düzenleyerek yaparlar ki, herkes başarılarını kabul eder. Daha sonra ise bu başarından dolayı bir birini övmek kalıyor.

“Demek usul bu idi. Evvelâ muvaffakiyet denen bir şey kabul edilecek, sonra sahibi aranıp bulunacak, o tebrik edilecek, bu sefer o, muvaffakiyetin asıl karşısındakinin olduğunu iddia ederek ona aynıyla devredecek, öteki çok mânalı bir kelime ile kendi hissesini ayırdıktan sonra yine geriye verecekti. Böylece üzerinde bu kadar devrü teslim, iade ve tekrar iade muamelesi geçtikten sonra bu muvaffakiyetten artık kim şüphe edebilirdi? Enstitümüzün kurulması bir muvaffakiyetti. Bu resmen muamelesini görmüş bir vâkıa idi. Artık müsterih olabilirdim.” (s. 247)

Bu başarıları basına, daha sonra ise dünya geneline yayılır. Uluslararası toplantı bile düzenlerler. Ancak zaman zaman basında aleyhlerinde yazılar da çıkmıyor değil. Tabii buna anında karşı atak ile karşılık verilir.

“Hayat ne kadar gariptir? On sene evvel her yaptığımızı beğenen, öven, geniş teşkilâtımızı dünyaya bir örnek gibi gösteren gazeteler, vaktiyle o kadar dostum olan, gerek resmî kokteyllerimize, gerek basın toplantılarımıza can atan gazeteler şimdi aleyhimize yazmadıklarını bırakmıyorlar.” (s. 13)

Hayri İrdal, başlangıçtaki anılarında yaptıkları işin önemli ve yararlı olduğuna inandığı izlenimini veriyor. Kurumunun doğru işler yaptığını ve halkın takdirini kazandığını söylüyor. Ancak saatleri ayarlama enstitüsü kurulurken başlangıçta bir koç itirazlarda bulunuyor. Hatta fazladan kişileri işe alma konusunda müdürüne itirazda bulunuyor. Ancak burada da Halit Ayarcı’nın nasıl Hayri İrdal’dan farklı olduğunu ve farklı düşündüğünü görüyoruz. İkisi arasında geçen ilginç diyalog ise şöyle:

“Bir müessese canlı bir mahlûktur. Mide, kol, bacak... Hepsi lâzım. Hattâ daha ileriye giderek lüzumsuz unsurlar bile bulunmalı, diyeceğim.
Bütün cesaretimi topladım.
- O da niçin? diye sordum.
- İcabında çıkartmak için... Siz de bilirsiniz ki dünyanın her tarafında resmî, yarı resmî müesseselere karşı bir kıskançlık vardır. Hemen her zaman iktisat, masrafı kısma gibi lâflar çıkar, kararlar verilir. Böyle bir tedbiri almak mecburiyetinde kalsak ne yapacağız. Lüzumlu unsurlarımızı mı çıkaracağız? Yakın akrabalarımızı, dostlarımızı mı feda edeceğiz? Hayır. Ben bir iki günah keçisi almak niyetindeyim. Biliyorsunuz değil mi? Eski Yahudiler her sene çöle günahlarını yükledikleri bir keçi salarlarmış. Biz de icabında öyle yapacağız. Her şeyi evvelden düşünmek lâzım. Kurulmamızdan iki sene sonra israf lâfı çıkar. Bu demektir ki, umumî efkâra iyi niyetimizi göstermek için rahatça feda edebileceğimiz bir iki kişi lâzımdır. O zaman ne yapacağız? Kura mı çekeceğiz aramızda? Belki onu da yaparız ama... Biz yine başından tedbirli olalım. Elimizde birkaç kişi bulunsun. Hemen her müessesenin kolaylıkla vazgeçebileceği, hattâ takibat yapacağı cinsten birkaç kişi... Tâ ki vicdan azabı çekmeyelim.” (s. 262 - 263)

“Araya menfaatlerimiz girmeyince hâdiseleri elbette başka türlü, daha realist bir gözle görmeğe, hakikaten daha uygun şekilde anlamağa ve yorumlamağa başlarız.” (s. 140) diyen Hayri İrdal geç de olsa bu kadar yalanla işlerin devam etmeyeceğini anlar ve yine işin fikir babası Halit Ayarcı’ya itiraz etmeyi bir kez daha dener. Ancak artık çok geçtir. Saatleri Ayarlama Enstitüsü olmadan önce hiç kimseydi, kimse ne tanır ne de severdi kendisini. Öz halası bile görmek istemezdi. Ayrıca maddi açıdan da sıkıntılar çektiği için evde de pek huzur yoktu. Ancak şimdi her şey değişmiş, daha önce kendisini hizmetçi gibi kullanan, eşinin eski elbiselerini veren Selma Hanım sevgilisi olmuştu. Hayatı kökünden değişmişti, para-pul, şöhret ve sair... Artık bu yalanı bırakamayacağını Halit Ayarcı ona şu cümlelerle anlatıyor:

“- Size kendi hakikatinizi söyleyeyim! Artık dönemezsiniz. Çünkü hiçbir şeyden vazgeçemezsiniz. Bütün tenkitlerinize ve küçük görmelerinize rağmen rahat ve güzel bir karınız var, ayrıca bir metresiniz var ki çıldırıyorsunuz. Kızınız, oğlunuz için her an kendinizi fedaya hazır olduğunuza da eminim. Üstelik şöhreti, hattâ abes telâkkî ettiğiniz işler içinde olsa bile hareketi seviyorsunuz. Hulâsa bir ahtapot gibi sayısız kollarla dünyaya yapışmışsınız! Hiçbir şeyden ayrılamazsınız.”

Romanın sonuna kadar, hatta enstitü lağvedilene kadar Halit Ayarcı yaptıkları işe inandığını söyler. Ancak bir ara kendi ağzından bir yalan olduğunu itiraf eder. Cemal Bey’in gazeteye yazdığı bir yazıdan sonra.

-Tabiî! dedi, müthiş darbe. Hiç bunu tahmin etmezdim. Cemal Bey yalanla mücadele etmesini biliyor. Yalana ancak yalanla karşı konabilir. Bu işte hakikat üzerinde ısrar sadece sönük bir inat olurdu. Bizi silâhımızla vuruyor. (s. 320)

İnsanlar başarılı gördükleri kişi ya da işlerin beşinden koşarlar. Ta ki kendi çıkarları ile çelişene ya da o kişi ve kurum gözden düşene kadar. O ana kadar yalan, yanlış, gerçek dışı, komik olması önemli değil. Herkes alkışlar, över, pohpohlar. Çünkü bir beklentileri ya da çıkarları vardır. Ancak paranın, şöhretin bittiği, çekildiği gün ise kavgalar, malı mirası paylaşma telaşı, tartışmalar ve düşmanlıklar başlar. Bunların hepsi ve daha fazlasını Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Saatleri Ayarlama Enstitüsü” romanında Hayri İrdal’ın anılarında bulabilirsiniz.

Kitaptan dikkat çekici iki alıntı daha:

Hürriyet kelimesi ile ilgili şu paragraf ilgimi çekti: “Bu kelimeyi bugün sadece siyasî mânasında kullanıyoruz. Ne yazık! Onu politikaya mahsus bir şey addedenler korkarım ki, hiç  bir zaman mânasını anlamayacaklardır. Politikadaki hürriyet, bir yığın hürriyetsizliğin anahtarı veya ardına kadar açık duran kapısıdır. Meğer ki dünyanın en kıt nimeti olsun; ve bir tek insan onunla şöyle iyice karnını doyurmak istedi mi etrafındakiler mutlak suret  te aç kalsınlar. Ben bu kadar kendi zıddı ile beraber gelen ve zıtlarının altında kaybolan nesne görmedim. Kısa ömrümde yedi sekiz defa memleketimize geldiğini işittim. Evet, bir kere bile kimse bana gittiğini söylemediği hâlde, yedi sekiz defa geldi; ve o geldi diye biz sevincimizden, davul zurna, sokaklara fırladık.” (s. 22)

“Bütün büyük adamların maiyetlerinde çalışanlara daima elbiselerini ve öteberilerini vermeleri bu yüzdendir. Roma imparatorları, krallar, büyük diktatörler hep kendileri gibi düşünsünler diye eşyalarını dostlarına hediye ederlerdi. Hattâ Osmanlı hükümdarlarının, vezirlerinin kürk ve kaftan ihsan etmeleri de bu yüzden olsa gerektir.” (s. 17 - 18)

Ahmet Hamdi Tanpınar
Saatleri Ayarlama Enstitüsü
22. Baskı
Derhâh Yayınları
İstanbul
2014
395 sayfa.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder