30 Nisan 2016

Gustav Meyrink - Kardinal Napellus (Babil Kitaplığı - 13)

Arjantinli yazar Jorge Luis Borges, fantastik edebiyatın en iyi örneklerini derleyerek Babil Kitaplığı dizisi ile 1975 ile 1985 yılları arasında okurlara sunmuştu. Kitabın girişinde Borges’in önsözünden önce Franco Maria Ricci’nin bu dizinin “düşsel edebiyatın mücevherlerini oluşturan metinlerin bir araya getirilmesi ile oluştuğunu” belirttiği bir notu var. Ricci, ister bu dizinin, isterse de Borges’in diğer eserleri ve derlemelerinin aslında Buenos Aires’teki Ulusal Kitaplık’ın bir ürünü olduğu söylüyor. Tabii bu imkanı iyi kullanmasını bilenin de Borges olduğunu anlatıyor. Ayrıca bir parantez açarak bu kitaplıkta dünyanın başka bir yerinde olmayan kitaplar olduğu söylentisini de aktarıyor.

Babil Kitaplığı dizisi aynı zamanda ismini Borges’in aynı isimli hikayesinden alıyor. Dizinin 13. kitabından Avusturyalı yazar Gustav Meyrink’in üç hikâyesi yer alıyor. Borges kitaba yazdığı önsözde Meyrink’in Golem isimli romanından bahsederek, meraklısına bir sonraki okuma için ipucu veriyor.

Kitapta Meyrink’in “J. H. Obereit’in Zaman Sülüklerini Ziyareti”, “Kardinal Napellus”, “Dört Ay Kardeşi - Bir Belge” isimli kısa üç hikâyesi var.

Her biri fantastik bir dünyaya açılan bir kapı gibi bize farklı hayal ürünü olaylar sunuyor. Birinci hikaye insanların çoğu zaman hayatlarına devam etmek, şimdi yapmaları gereken şeyleri yapmak yerine bir şeylerin olmasını bekleyerek zamanlarını heba etmesini konu alan ve bu zamanın da aslında farklı bir alemde “sülükler” tarafından emildiğini konu ediniyor.

Söz konusu bu sülükler ise hikâyede, “Biz bu hayaletlere ‘zaman sülükleri’ adını verdik; sülükler nasıl insanın kanını emerse, onlar da bizim kalbimizden zamanımızı, hayatın gerçek özünü emerler.” (s. 20) şeklinde anlatılıyor.

“İnsanların neden bu kadar çabuk öldüklerini ve neden İncil’deki atalarımız gibi 1000 yıl yaşamadıklarını söyleyeyim mi size? İnsanlar bir ağaçta süren yeşil filizler gibi – ağacın köküne ait olduklarını unuttukları için ilk sonbaharda solup giderler.” (s. 21)

Kitaba da ismi verilen “Kardinal Napellus” isimli hikâyede ise zehirli bir çiçek, bu çiçeği kanları ile sulayarak yetiştiren bir tarikat ile ilgili gizemli olaylara tanık oluyoruz.

“Dört Ay Kardeşi” hikâyesi ise bize aslında bildiğimiz, yaşadığımız ve tarihimizde olan bir olaya fantastik bir bakış açısıyla sunuyor. Ay konusunda gizemli bir şeyler anlatılan hikâyede ismi geçen kişilerin, bizim olağan bir şey olarak gördüğümüz, sıradan olarak algıladığımız bu gök cismi ile ilgili şu sözleri ilginçtir:

“Değil mi ki, onların kâhin oldukları rivayet edilen şairleri bile hayranlık dolu iç geçirmeler ve baygın bakışlarla Ay’a övgüler düzüyor, ama hiç biri milyonlarca yıldan beri her ay kansız kozmik bir cesedin dünyanın etrafında döndüğü düşüncesi karşısında dehşetten donakalmıyor!” (s. 53)

Kont du Chazal, şatosunda misafir ettiği Doktor Haselmayer’e “Ay zehirli soluğuyla insanların yalnızca beynini gebe bıraktı, bunun görünürdeki dölleri ise makineler.” derken, Ağustos 1914’te “sonun başlangıcı” olacak “büyük felaketten” bahseder.

Hikâyede sözü geçen yıl dünyayı kasıp kavuran Rusya ve Osmanlı gibi büyük imparatorlukların parçalanmasına yol açan Birinci Dünya Savaşı’nın başlangıcına denk geliyor. Aynı zamanda “zehirli belleklerin ürünü olan makineleri” ise ilk defa Birinci Dünya Savaşı sırasında insanların bir birini öldürmek için kullanılan tanklar, uçaklar, denizaltınlar ve diğer savaş silahları olarak yorumlayabiliriz. Savaş, bu dönemde kullanılan makineler ve silahlar, hikâyede yine fantastik bir dille, farklı düşsel öğelerle süslenerek anlatılıyor.

Doktor Zagraus tekrar söze başladı: "Evet, evet, Nefretin Ulu Şarkısı kasıp kavuruyor dünyayı. Soluk renkli atın üstünde oturanı ve ardında uzanan binbir çeşit makine ordusunu –dost ve müttefiklerimizi– kendi gözlerimle gördüm. Bağımsızlıklarını çoktan kazandılar ama insanlar hâlâ kör ve onların efendisi olduğunu sanıyor.
Kaya parçalarıyla yüklü makinistsiz lokomotifler çılgın bir öfkeyle kuduruyorlar etrafta, insanlara saldırıyor, yüzlercesini binlercesini demirden bedenlerinin altına gömüyorlar.
Havadaki nitrojen yeni, korkunç patlayıcı maddelere dönüşüyor: Doğa bile, milyarlarca yıldan beri yüzüne yaralar açan beyaz hilkat garibesinin kökünü son zerresine varıncaya kadar kurutmak için en güzel hazinelerini sunmakta acele ediyor.
Korkunç sivri dikenli metal filizler fışkırıyor topraktan, bacakları yakalayıp bedenleri parçalıyor ve telgraflar sessiz bir sevinçle göz kırpıyorlar birbirine: Nefretlik güruhun yüzbinlercesi daha yok oldu.” (s. 61)

“Çelik köpekbalıkları gizli gizli kıyıların etrafında dolaşıyor, bir zamanlar kendilerine hayat verenleri havasızlıktan boğarak karınlarında.” (s. 62)

“Ve dehşetli bir diriliş değil mi bu? Ne zamandır yeraltı mağaralarında petrol olarak çürüyen şey –tufan öncesi ejderhaların kanı ve yağı– kıpırdıyor ve yeniden canlanmak istiyor. Geniş karınlı kazanlarda kaynatılıp süzüldükten sonra fantastik yeni gök canavarlarının kalp hücrelerine ‘benzin’ olarak akıyor. Benzin ve ejderha kanı! Aradaki fark kimin umrunda? Bu şeytanın mahşer günü prelüdü gibi.” (s. 63)

Yazarın “yüzlerce kişiyi altında ezen kaya parçalarıyla yüklü makinistsiz lokomotifler”, “bacakları ve bedenleri parçalayan korkunç sivri dikenli metal filizler”, “kendilerine hayat verenleri havasızlıktan karnında boğan çelik köpekbalıkları” ve “ejderha kanı ile çalışan yeni gök canavarları” ile ne kastettiğini aslında okuyan herkes rahatlıkla anlayabilir. Hepimizin bildiği şeyi Meyrink korkunç ve fantastik bir dille yeniden bize anlatıyor.

Gustav Meyrink
Kardinal Napellus
Babil Kitaplığı – 13
Almancadan Çeviren: Zehra Aksu Yılmazer
Dost Kitabevi
Ankara
1999
69 sayfa.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder