24 Ağustos 2016

Aslı Erdoğan - Kırmızı Pelerinli Kent

Kırmızı Pelerinli Kent, Brezilya’nın Rio de Janerio (kısaca Rio) şehrine giderek orada yaşayan bir Türk kadını Özgür’ün hikâyesini anlatıyor. Roman Özgür’ü anlatırken, romanın içinde Özgür de “Kırmızı Pelerinli Kent” isimli bir roman yazıyor ve yaşadıklarını anlatıyor. Özgür’ün romanındaki ana karakterin ise henüz bir ismi yok. Sadece isminin baş harfi var: Ö.

Roman Aslı Erdoğan’ın Rio’da yaşadığı dönemi, gördükleri ve yaşadıklarını anlatıyor. Kırmızı Pelerinli Kent’te Aslı Erdoğan bir anlamda kendini anlatıyor.

YAZAR/ANLATICI/ÖZGÜR VE Ö.

Romanda farklı bir anlatım tarzı var. Birincisi romanın yazarı var; Aslı Erdoğan. Bir de romanda bir anlatıcı. Bunlar her zaman aynı kişi değildir. Anlatıcı Özgür’ün yaşadıklarını aktarırken, aralarda Özgür de romanıyla duygularını, gördüklerini, yalnızlığını, acılarını yazıya döküyor. Ö.’nün hikâyesini yazıyor.

Böyle bir anlatım şekli bana Edgar Allan Poe’nun NantucketlıArthur Gordon Pym'in Öyküsü romanını hatırlattı.

Kitabı okurken üç açıdan değerlendirebilir, üç hususa dikkat edebiliriz. Birincisi romanın ana karakteri neden Rio’ya gitmiştir, neden ülkesinden o kadar uzağa, okyanus ötesine? İkincisi yazar ana karakterin ismini neden Özgür koymuştur? Aslında bunların cevapları bir biriyle bağlantılı ve romanın içinde ara ara veriliyor. Üçüncüsü ise romanda Rio nasıl tasvir edilmiş, hiç gitmeyen ve görmeyenlerin hayallerinde Rio nasıl canlanıyor, nasıl aktarılıyor.

Bir biriyle bağlantılı ilk iki sorudan başlayalım. Özgür Rio’ya neden gelmiştir ve yazar ana karakterinin ismini neden Özgür koymuştur. Rio’ya gelirken hangi umutlar, beklentilerle gelmiştir buraya? Cevabı Özgür’ün geçmişinden, geldiği yerdeki sınırlamalardan koparak özgürlük arayışı mıdır? Belki bundan dolayı da adı Özgür’dür.

“Bana gereksinim duyan tek bir kişiden, hatta bir gözlemciden bile yoksun olmanın mutlak, dört başı mamur, cehennemsi özgürlüğü... İstediğim yalanı savurabilir, kendime canımın çektiği geçmişi biçebilir, en günahkar fantezilerimin peşinde koşabilirim.” (s. 10)

Özgür olmak istiyordu ancak özgürlüğün de sınırlarının farkındaydı. Çünkü özgürlüğün sınırında bir uçurum vardı. Geri dönüşü olmayan. Bir kanaryanın kafesten çıkması bir özgürlük iken, pencereden uçup gitmesi ise sonunu getirirdi. Bunun da farkındaydı ve şöyle sesleniyordu: “Kafesine dön, küçük kanarya, kafesine dön! Vakit varken... O açık pencere senin uçurumun!” (s. 12)

“Eski dünya”dan “yeni dünyaya” bazı şeyleri bırakarak, kaçarak gelmiştir ancak burada bile onlardan bazılarını yapmaktan kendini alamıyordu. Romanda Özgür’ün sık sık dualara sığındığını görüyoruz. Peki bırakıp geldiği yerde de dua eder miydi?

“Kapının önünde diz çöktü ve bu yolculuğu sağ salim atlatabilmek için dua etti. On yedi yaşındayken, bir din dersinde ayağa fırlamış, ona canlı canlı derisini yüzmek istermiş gibi bakan sınıfın önünde tanrıtanımazlığını ilan etmişti. Gelgelelim, ömrü boyunca inkar ettiği tanrılara yalvarmadan Rio'da bir adım bile atamıyordu.” (s. 32)

Peki Özgür Rio’da beklentilerini, halay ettiklerini bulmuş mudur? Rio onu nasıl etkilemişti. Bunu annesi ile yaptığı telefon görüşmesinde söylüyor:

"Bu kent beni öldürüyor anne, her gün, her an, her fırsatta, her şekilde öldürüyor. Yavaşça, sinsi sinsi... Derinden... Elimde avucumda ne varsa teker teker çalıyor. Hem içeriden, hem dışarıdan kuşatılmış durumdayım. Rio'yu yazmak zorundayım. Pek iyi anlatamadım galiba... " (s. 25)

“Yeniden doğmadan önce cehennemi aşmak gerekiyordu belki.” (s. 68) derken, Rio’nun kendisi için bir cehennem olduğunu ima ediyor. Özgürlüğü de anlatırken “cehennemsi özgürlük” şeklinde tanımlamıştı zaten. Bu şehirde yalnızlığın, açlığın, aşk acısının, insanın sefaletinin en uç noktalarını görmüştü. Belki bundan dolayı da artık bu şehri ve bu şehirde gördüklerini anlatmak istiyordu. Belki ancak böyle burada gördüklerini unutabilir, yaşadığı acılardan kurtulabilirdi.

“Artık ona "dünya" diye sunulanı elinin tersiyle itmiş; bütün güçlerini seferber ederek, tek bir hedefe yönelmişti. Rio'yu avuçlarının içinde bir kelebek gibi yakalamak ve öldürmeden kendi sözcüklerine hapsetmek. Kırmızı Pelerinli Kent doğmuştu.” (s. 68)

Kırmızı Pelerinli Kent bir otobiyografi midir? Buna kitaptan bir alıntıyla cevap vermeye çalışalım.

“Yüzde yüz özyaşamsal bir kitap yazmaya soyunmuştu bir zamanlar. Alaycı bir gününde tanımladığı gibi, bir "travmatik olaylar tutanağı." Belki de kendisinden bir trajedi kahramanı, kaidesinde devrilmiş, onurlu bir insan anıtı yaratma çabası... İmgelemin plasentasında donup kalmış anıların üzerine bir kat şiirsellik cilası çekmekti amacı. Oysa apayrı bir öykü çıkmıştı ortaya; Özgür'ün "başından geçse de" gerçekte onun "yaşamadığı," bir başka kadına, Ö.’ye ait bir öykü.” (s. 77)

RİO – KIRMIZI PELERİNLİ KENT

“Kentin bütün çeşmeleri, fıskiyeleri kurur; evsiz barksızların bedenleri daha da ağır kokmaya başlardı. Mesken tuttukları kaldırımlardaki açık hava tuvaletleri yağmurlarla temizlenemediğinden, sokakları dışkı, idrar ve çürüme kokusu kaplardı. Satıcılar "bombom" denilen şekerlemeleri, çikolata kaplı caju -bir fıstık türü- çekirdeklerini, muz pestillerini tezgahlarından kaldırır, soğuk meşrubatlar ve taze hindistancevizi suyu koyarlardı. "Gelada, gelada . . . " (Buz gibi, buz gibi...) Kent halkı güçten kesilir, adımlar, konuşmalar, soluklar bile yavaşlar, yaşam kurumaya yüz tutmuş bir ırmak gibi ağır aksak, güçlükle akardı.” (s. 8)

Rio’yu anlatırken benzer paragraflarla başlıyor yazar. Rio’da aslında kendi yalnızlığına ek olarak acılı insan hikâyeleri, genç yaşta uyuşturucu ve cinselliğin esiri olmuş insanlar, yoksulluk, bu yoksulluk içindeki acıları, ölümleri, hiç bir değeri olmayan insan yaşamlarını okuyoruz. Pek iç açıcı olmayan, karamsar, karanlık, şiddetin kol gezdiği karanlık bir ülke. Ya da yazarın ifadesiyle kırmızıya, kana, ölüme, acıya dürünmüş bir Kırmızı Pelerinli Kent’in öyküsü.

“İnsan kanının erotik tadını almıştı Rio'da. İçinde boğulduğu batağın korkunç boyutlarını bilmekte yatıştırıcı bir yan vardı üstelik. Aritmetiğe indirgenen ölüm, kişisel bir trajedi olmaktan çıkıyordu.” (s. 17)

Rio’da gördükleri Özgür’ü nasıl etkiliyor. Belki ilk başlardan dayanmaya çalışıyor. Ancak bunun imkansız olduğunu anlıyor. Dalgaların vurması, ayaklarının altından kum kaydıktan sonra ikinci, üçüncü dalgaların yüzüne vuruşu gibi...

“Copacabana'da, ilk –ve son- kez okyanusta yüzmeyi denemişti. Beline dek buz gibi suyun içinde, karşılaşacağı ilk dalgayı bekliyordu. Tozu dumana katarak yaklaşan, çelik bir duvar gibi önünde hızla yükselen, belki bir metrelik dev okyanus dalgasını... Kaya gibi dimdik durmuş, yıkılmamıştı. Ta ki dalga geri çekilmeye başlayıp ayağının altındaki zemini kaydırıncaya dek. Toparlanamadan bir dalga daha yemişti, yüzüne acımasızca inen bir tekme gibi, bir tane daha...” (78)

Rio’yu anlatırken yazar aynı zamanda çok sıcak olmasına bir çok yerde değiniyor. Dayanılamayacak kadar sıcak. Bu da insanların tutkularını da etkiliyor.

“Rio'yu baştan başa saran reklam afişlerinde, İskandinav görünümlü kızlar, diz boyu karlar içinde, ışıl ışıl, sarışın gülücükler saçarlardı. Bedevilerin yeşil tutkusu gibi, Rio'luların yüreğinde kar tutkusu yatar.” (s. 9)

Rio’da çok farklı türden insan yaşıyor. Çok fazla göç almıştır. Özgür “gringa” olarak adlandırılırken, onun tanıyan birisi “zenci bir sevgilisi” olduğunu anlatmıştı arkadaşlarına. Beyazlar, zenciler, Kızılderililer, Japonlar, Hintliler... Ve hepsinin karışımında doğan melez bir ırk.

“Uygarlığın odak noktasından çok uzaklardaki, bu gözden çıkarılmış kıtaya, kim bilir hangi rüzgarların, dip akıntılarının, anaforların sürükleyip bıraktığı gezginler  Nazi eskileri, kanun kaçakları, uluslararası teröristler, çaptan düşmüş diktatörler, denizciler, özgürlük hayaletinin peşinde okyanuslar aşanlar... Bellekte kusursuzluğa ulaşmış bir aşk anısını tropiklere dek kovalayanlar; yitik Atlantis'lerini, “kendilerini" arayanlar; müzik, dans ve tutkunun, varoluş acısının panzehiri olduğunu sananlar... Vicdanlarını, paltoları ve çizmeleriyle birlikte geride bırakıp sudan ucuz çocuk kalçalarının peşine düşenler...” (s. 62)

Romanın büyük kısmında kendini anlatan bir yazarı, Özgür’ü görüyoruz. Ancak bir kısmında bu sefer anlatıcı Özgür’ü bir Rio’lunun gözünden aktarıyor.

“Eduarda solgun benizli, mahzun gringa'yı tepeden tırnağa süzdü. Afyon çekmişcesine durgundu kadının yüzü, ama çakıltaşındaki dalga izleri gibi yol yol çizgiler, hayatla fazlasıyla kapışmış, fazlasıyla hırpalanmış olduğunu ele veriyordu. Rio'lu kadınların tıkır tıkır neşesinden, çığırtkan cinselliğinden eser yoktu onda. Süssüz, sade, büyük ölçüde yitirilmiş bir güzellik... Santa Teresa'nın barlarında uzaktan uzağa izlemişti onu. Hep tek başına, kuytu bir masada oturur, sigara üstüne sigara tüttürür, peçetelere bir şeyler çiziktirirdi. Mutsuzluğunu kimseye bulaştırmayan yarı-canlı bir hüzün anıtı. Buram buram yalnızlık kokmasına karşın başına üşüşen çakalları tersler, kendini hiçbir koşulda kapıp koyvermezdi. "Yalnızlığın ta kendisi bu kadın," dendiğini işitmişti, Suriyeli bir yazar olduğu rivayet edilen kadın için, "kültü dağılmış, tapınakları graffitilerle kaplanmış bir Ortadoğu tanrıçası.” (s.50)

Özgür, romanını Rio’nun sokaklarında, kafelerinde defterine yazmaya çalışırken aynı zamanda Sıfır Noktası’nı arar. Onun için ne ifade ediyor. Bilinmez ancak bu sıfır nokta arayışı hep devam eder.

“Sıfır Noktası’na varan herkesin bildiğini o da biliyor artık, insanın yoluna çıkan bütün cesetler, onu tek bir yerinden, en zayıf yerinden vurur: Kendi içindeki cesetten.” (s. 124)

Aslı Erdoğan
Kırmızı Pelerinli Kent
10. Basım
Everest Yayınları
İstanbul
2014
144 sayfa.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder