29 Ağustos 2016

Jack London - Midas’ın Müritleri (Babil Kitaplığı - 5)

Soluğunu tutarak, bir birinden güzel beş öykü okumak isteyenler için tavsiye edebileceğim bir kitap. Bir kitaptaki öykülerin hepsinin çok güzel olması ve okuru farklı dünyalara götürmesi mümkün müdür? Bu öyküleri derleyen Jorge Luis Borges ise bu mümkündür.

Borges tarafından hazırlanan fantastik edebiyat dizisi Babil Kitaplığı’nın beşinci kitabında Jack London’un beş öyküsü yer alıyor. Kitap ise Borges’in yazdığı önsöz ile başlıyor.

Yazarlar bir öykü, roman kaleme alırken hayal gücünü ne ile besler sorusuna “yaşam deneyimleri” şeklinde cevap verebiliriz. Borges de kitabın önsözünde Jack London’un hayatı ile ilgili bilgi veriyor ve kitaptaki ilk öyküyü bu deneyimlerinden yararlanarak yazdığını açıklıyor.

“Alaska'da altın aradı. İlk gençlik yıllarında asker, daha sonra inci avcısı oldu. Mapuhi'nin Evi'nin olay örgüsünü kurgularken bu deneyiminden yararlandı.” (s. 9)

Jack London, Vahşetin Çağrısı, Beyaz Diş, Martin Eden gibi kitapları ile tanınıyor. Ancak Borges Martin Eden hakkında farklı bir görüşü dile getiriyor.

“Alaska'da geçen, özyaşamsal nitelikteki Burning Daylight ve Martin Eden kuşkusuz gözde fazla büyütülmüş eserlerdir.” (s. 10)

Kitapta beş hikâye yer alıyor: Mapuhi'nin Evi, Hayatın Kanunu, Yüz Karası, Midas'ın Müritleri, Gölge ve Parıltı. Her bir hikâye farklı bir konuyu ele alıyor. Mapuhi'nin Evi’nde Pasifik’te inci ticareti, Hayatın Kanunu’nda bir Kızılderili kabilesi ve zorlu şartlarda yaşamları, Yüz Karası’nda Amerika kıtasına gelen kürk hırsızları, Midas’ın Mürütleri’nde bir iş adamı ile gizemli bir örgüt ve son hikâye Gölge ve Parıltı’da ise bir bilim-kurgu hikâyesi olarak görünmezlik konusu işleniyor.

Her ne kadar her bir hikâyede farklı yerler ve farklı konular işlense de hepsinin ortak noktası ise “ölüm” konusudur. Sanki ölüm en doğal şeydir demek istiyor Jack London. Hikâyelerin birinde de “Er ya da geç herkes ölecekti.” diyor. Ayrıca hikâyelerin hepsinde bir mücadele, bir yaşam savaşı var. Birinde fırtına, diğerlerinde soğuk, açlık, kıtlık, doğa. Ancak hep bir mücadele var. Doğa olmayan yerde ise insanın bir biri ile mücadelesi ve güçlü olanın kazanması, zafer kazanması var.

Birinci hikâye Mapuhi'nin Evi’nde doğaya karşı yaşam mücadelesi veren insanlar var. Korkunç bir fırtına. Yaşam mücadelesi, açlık, susuzluk. Hayatta kalma savaşı. Fırtınaya direnme, dalgalarla boğuşma. Ezenlerin doğaya yenilmesi ve haksızlığa uğrayanların ise ödüllendirilmesi.


“...inciyi inceledi. Bu Mapuhi'nin bulduğu ve Toriki'nin el koyduğu inciydi. Eliyle ağırlığını yokladı incinin, yerde okşarcasına ileri geri yuvarladı. Ama onda gizli bir güzellik göremedi. Gördüğü tek şey Mapuhi, Tefara ve kendisinin kafalarında özene bezene kurdukları evdi. İnciye her bakışında, sekizgen sarkaçlı saat de dahil evin bütün ayrıntılarını görür gibi oluyordu. İşte bu, uğrunda yaşamaya değer bir şeydi.” (s. 38)

Hayatın Kanunu isimli hikâyede ise yaşamı, zorluğu, kıtlığı, açlığı ve ölümün doğallığı anlatılıyor.

“Bir kadın ağlamaya başlayan çocuğunu tatlı bir ninniyle sakinleştirdi. Küçük Koo-tee, diye düşündü yaşlı adam, çok huysuz bir çocuk, hem bünyesi de pek sağlam değil. Çok yakında ölecekti belki de, donmuş tundurada ateş yakıp bir çukur açacaklar ve sansarları uzak tutmak için üstüne kayalar yığacaklardı. Zaten ne önemi vardı ki bunun? En fazla birkaç yıl daha yarı aç yarı tok yaşayacak ve sonunda doymak nedir bilmeyen ölüme yem olacaktı.” (s. 48)

Yine yaşam mücadelesi bu sefer soğuğa karşı, kıtlığa karşı. Bir Kızılderili kabilesi, giderken iyi göremeyen, yaşlı bir adamı (şefin babası) geride bırakıyor. Birkaç saat içinde soğuktan ölecektir. Giderken kabile lideri babasına uğruyor.

“Artık gidiyorum. Her şey yolunda mı?"
"Her şey yolunda. Geçen yıldan kalan, dala hafifçe tutunan bir yaprak gibiyim. İlk esintide yere düşeceğim. Sesim yaşlı bir kadının sesine benziyor. Ayaklarımın gideceği yolu gözüm görmüyor, adımlarım ağırlaştı ve yoruldum artık. Her şey yolunda." (s. 49)

“Doğa'nın aldırdığı yoktu. Hayata bir görev, bir de kanun vermişti. Hayatın görevi sürüp gitmekti, kanunuysa ölüm.” (s. 51) Bunu ise şöyle örnek veriyor.

“Dolgun göğüslü, güçlü, çevik adımlı ve gözleri ışıltılı bir genç kız insanın bakmaya doyamadığı bir yaratıktır. Ama onu bekleyen bir görev vardır. Gözlerinin ışıltısı iyice artar, adımları daha da çevikleşir, kimi zaman genç erkeklere kafa tutar, kimi zaman çekingenleşir ve kendi huzursuzluğunu onlara da yansıtır. Giderek güzelleşir, ta ki bir avcı artık daha fazla dayanamayacağını anlayıp yemek pişirmesi ve çocuklarının annesi olması için onu çadırına götürene dek. Çocukları doğunca güzelliği onu terk eder. Elleri ayakları hantallaşır, gözleri donuklaşıp ışıltısını kaybeder; ateşin başında oturan bu yaşlı kadının kırışık yanakları artık bir tek küçük çocukları neşelendirir. Görevini yerine getirmiştir. Ama bir süre sonra, ilk kıtlık belirtileri görüldüğünde ya da uzun bir yolculuk zamanı gelip çattığında, kendisini bıraktıkları gibi onu da yanında biraz odunla karın ortasında bırakırlar. Kanun böyleydi.” (s. 51)

Yüz Karası öyküsünde ise bir vahşet tablosu var. Kürt hırsızlarının yerlilere, daha sonra yerlilerin onlara karşı.

“Kabileye ağır bir kürk haracı koymuşlardı. Dayak ve kırbaçlama devam ediyordu, haracın ödenmesi için kadınlar ve çocuklar rehin tutuluyor, yalnızca kürk hırsızlarının bildiği bir vahşete maruz kalıyorlardı. Kan ekmişlerdi, sıra hasata gelmişti. Kale gitmişti. Cayır cayır yanan kalenin alevlerinin ışığında kürk hırsızlarının yarısı doğranmış, diğer yarısı da işkenceyle öldürülmüştü.” (s. 67)

Midas'ın Müritleri ekonomik düzen ve esrarengiz bir örgütün vahşeti anlatılırken, Gölge ve Parıltı ise ölümüne rekabet konusu bilim-kurgu hikâyesi olarak işleniyor.

Jack London
Midas’ın Müritleri
Babil Kitaplığı – 5
İngilizceden Çeviren: Fahri Öz
İkinci Baskı
Dost Kitabevi
Ankara
2004
117 sayfa.

2 yorum:

  1. Okumaya değer bir kitap gibi duruyor. Kapak tasarımı falan çok şık :)

    YanıtlaSil