21 Eylül 2016

Tarık Akan - Anne Kafamda Bit Var (12 Eylül Anıları)

Tarık Akan’ın 12 Eylül darbesi sonrası yaşadıklarını, anılarını anlattığı “Anne Kafamda Bit Var (12 Eylül Anıları)” kitabı darbe sonrası olaylarını bir sanatçının, sinemacının bakış açısıyla okura sunuyor. Kitapta büyük bir kısmı Tarık Akan’ın Siyasi Şube, Selimiye kışlasında hücrede geçirdiği günler anlatılıyor. Ancak dördüncü bölümde darbe sonrası sıkı yönetimin uygulandığı bir zamanda nasıl Yılmaz Güney ile Yol filmini çektikleri, serbest kaldığı ve yargılamasının devam ettiği dönemde çekildiği filmlerin sansüre takılması gibi olaylar Türk sinema tarihinin çok önemli bir kısmına ışık tutuyor. Bu açıdan kitap sadece darbe sonrası acıları değil, sinema sektörünün o dönemde yaşadıklarını bizlere sunuyor.

Tarık Akan kitaba Almanya’dan dönüşü ile başlıyor. Türkiye’ye döner ancak havaalanında gözaltına alınır ve Siyasi Şube’ye götürülür. Kitabın adından da anlaşıldığı gibi acı dolu anılar var kitapta. Ancak zaman zaman bu acılı olayların arasına Tarık Akan okurun yüzünde tebessüme sebep olacak, trajikomik nükteler de serpiştirmiş.

Havaalanından emniyete götürülürken polisin telsizden geçtiği, "Müdürüm, malı aldık, yola çıkıyoruz." (s. 16) ifadesi güleyim mi, ağlayayım mı diyebileceğimiz trajikomik bir ifadedir.

Polisler tarafından emniyete götürülen Tarık Akan endişelenmeye başlar. Endişelerinin başında ise evinde bulunan kitaplar gelir. Endişelerini anılarından şöyle dile getiriyor: “Evime doğru gidiyorduk. Heyecanımı bastırmaya çalıştım. Acaba Müjdat, ağabeyime söyledi mi, acaba ağabeyim evi temizledi mi, evdeki fünye ve kitaplar ortadan kalktı mı” (s. 21)

Kitaplar, suçlu hep kitaplar... Evdeki “yasak” kitaplar. Zaten ilk cezayı da onlar alır ve geri dönüşü olmayacak şekilde en ağır cezayı alırlar. Tarık Akan polislerle daha sonra evine aramaya gittiklerinde endişe ettiği kitapların olmadığını görür. Kitaplara ne olduğunu daha sonra öğreniyor.

“Salıverildikten sonra ağabeyime kitapları ne yaptığını sordum; fünyelerle birlikte hepsini denize attıklarını öğrendim. İki arkadaşıyla eve gelmişler, kitaplara bakmışlar, bakmışlar, bunların hangisi yasak hangisi değil, içinden çıkamamışlar; sonra bir avukat arkadaşına telefonla sormuşlar, gene işin içinden çıkamamışlar, bunun üzerine ne kadar kırmızı kaplı kitap varsa hepsini bavula doldurmuşlar. Asansörle indirirken asansör çökmüş, komşular kurtarmış. Evin önündeki deniz kenarında ellerinde iki bavulla iki kişi, sağa sola bakmışlar, polise yakalanırlarsa ne yapacaklarını düşünmüşler. Hepsini birden mi, yoksa tek tek mi denize atacaklarına karar verememişler, tek tek atmışlar, hafif bir lodos varmış, atılan kitapların bazıları denizde yüzmeye başlamış, onlar da korkularından hepsini birden denize atıp kaçmışlar.” (s. 23)

Siyasi Şube’de Tarık Akan’ın tutulması uzun sürer. Anılarında toplam kaç gün kaldığını yazmıyor. Ancak sıkıyönetim olduğu için gözaltı süresi 45 gün. Tabii bu yasanın nasıl yorumlandığı ve uygulandığına bağlı. Bazen 90 güne bile çıkabiliyor. Bunu emniyetteki gözaltında tutulduğu ilk günlerde öğrenir Tarık Akan. Karşılaştığı kişilere de bazen kaç gündür burada olduklarını sorar.

“Biri doksanıncı gününe yaklaşıyordu, yani her an sevk edilebilirdi. Gözaltı süresi kırk beş gündü; bu süreden fazla Siyasi Şube'de tutmaya hakları yoktu. Ama kırk beş güne yaklaşırken Sıkıyönetim'e sevk çıkarılıyordu, Selimiye'de savcı serbest bırakıyordu, çocuk da seviniyordu serbest kaldım diye. Oysa çocuğu getiren ekip Selimiye'nin kapısında bekleyip serbest kalanı tekrar tutukluyor, gene Siyasi Şube'ye getiriyordu; ikinci bir kırk beş gün başlamış oluyordu. İçerideki çocuklar 'birinci kırk beş' ya da 'ikinci kırk beş' diye konuşuyorlardı.” (s. 39-40)

Tarık Akan Siyasi Şube’den sonra Selimiye kışlasına sevk ediliyor. Bu ikisi arasında anılara bakılırsa büyük fark var. Emniyetteki gözaltı koşulları daha vahim. Yapılan sorgu ve işkenceler dışında herkesin yerde bile aynı anda yatamayacağı kadar küçük hücrelerde kalıyor, yemek yok, yemeği için sadece peynir, ekmek ve süt kendi paralarıyla alıyorlar. Tabii bunun yanında her türlü aşağılanma. Tarık Akan bir polisin diğer tutuklulara "Ulan çöplerinizi dışarı çıkartın! Vatan haini Tarık Akan toplayacak!" (s. 49) dediğini aktararak sadece bir örnek veriyor.

Bazen gözaltına alınmanın amacı da farklı olabiliyor. Gözaltında beraber oldukları bir arkadaşı da Tarık Akan’a “Seni bırakırlar. Gözdağı vermek istiyorlar. Kafanı takma” (s. 54) diyerek bunu dile getiriyor.

PAVYON SAHİBİ SİYASİ ŞUBE’DE

Siyasi Şube, adından da anlaşıldığı gibi siyasi tutukluların bulunduğu yerdi. Ancak bazen yine trajikomik diyebileceğimiz bir olay sonucu bir grup kendini burada bulur. Tarık Akan olayı şöyle kısaca anlatıyor:

“Pazarı pazartesiye bağlayan gece yarısı kapı açıldı. İçeriye şişmanca, yaşlı birini getirdiler. Adam korkudan tirtir titriyordu. 'Olympia' adlı bir pavyonun sahibi olduğunu öğrendik. Siyasi Şube polislerinden bir-ikisi pavyona gitmişler. Hesap gelince ödemek istememişler. Zaten zilzurna sarhoşmuşlar. "Biz MİT'teniz, hesap mesap ödemeyiz," demişler. Garsonlar da bir güzel dövmüş polisleri. İşte bu yüzden tüm pavyon Siyasi Şube'ye getirilmişti. Patron da bizim hücreye düşmüştü.” (s. 81)

Günlerce gözaltında tutulduktan ve uzun bekleyişin sonunda Tarık Akan sorguya alınır. Sordukları sorular günümüz koşullarından değerlendirdiğimizde anlamsız duruyor. "Sürü filmini neden yaptın?" "Maden, Demiryolu gibi filmlerde neden oynuyorsun?" (s.87) Bir sinemacı film yapmayacak da, filmde oynamayacak da ne yapacak?

Kitabın sonuna kadar Tarık Akan’ın en büyük sıkıntısının bitler ve pireler olduğunu görüyoruz. Onun dışında Siyasi Şube’de yemek, tuvalet ve sohbet dışında yapacak bir şey yok. Bunlar günün rutini. Her gün aynı sırayla devam eder. Anıların büyük kısmında çekilen acılar ve “karanlık” bir tablo var. Ancak bazen okurun yüzüne bir gülümseme konduran olaylar da var. Hücrede espirili birinin yaptıklarını anlattığı kısmı.

Siyasi Şube’den Selimiye kışlasına sevk edilir. Burada tutulma koşulları emniyete kıyaslanırsa “beş yıldızlı otel?!” gibi. Günler sonra ilk defa sıcak yemek yediğini anlatıyor. Hücrede tuvalet var. Gardiyan eşliğinde günde 3 defa tuvalete gitme sıkıntısı yok. Ama burada da onu yalnız bırakarak işkence ederler. İşte bu yalnızlık anlarından birinde Yılmaz Güney’i ve onunla yaptıkları Yol filmini hatırlar ve hangi koşullarda sansürden geçirildiğini, çekildiğini anlatır.

Sinema tarihi açısından bu anlatılanlar özellikle 1980 darbesi sonrası Türk sinemasını anlamak için önemli bilgiler içeriyor. Dördüncü bölümün tamamı buna ayrılmış.

Sonunda Selimiye’den de tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılır. Ancak içinde bir boşluk var. Belki de bir kırgınlık. Sokaklarda gördüğü insanların yaşananlara, olup bitene seyirci bile kalmamasına içerliyor.

“Dışarıya baktım. Sokaklardan, caddelerden geçiyorduk. Bir sürü araba, üst üste insanlar, kalabalık... Herkes birbirinin yaşamından habersiz, bir yol tutturmuş gidiyordu, kimse kimsenin umurunda değildi; kimse böyle bir çaba içinde de değildi. Derin bir nefret duydum. "Hapse girmek istiyorum, çünkü bu kalabalığı hiç sevmiyorum," dedim içimden.” (s. 169)

Tarık Akan
Anne Kafamda Bit Var (12 Eylül Anıları)
Can Yayınları
198 sayfa.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder