11 Ocak 2017

Arthur C. Clarke - 2001: Bir Uzay Destanı

Arthur C. Clarke’ın bilim kurgu romanı 2001: Bir Uzay Destanı (2001: A Space Odyssey) hem hikâyesi hem yazılış şekli, hem de filmi ile çok ilgi uyandıran ve türünün en iyi örneklerindendir. En başta Clarke’ın uzayla ilgili yazdıkları, ancak yıllar sonra gerçekleşti. Yani bir anlamda gelecek ve uzayla ilgili doğru bir tahmin yapmıştı. Ayrıca kitabın çok ilginç bir yazılış hikâyesi var.

Kitabın ismi “2001: A Space Odyssey”’in, Türkçe’ye şimdiye kadar üç farklı şekilde çevrilmiş olduğunu gördüm. “2001: Bir Uzay Macerası”, “2001: Bir Uzay Destanı” ve İthaki Yayınları tarafından “2001: Bir Uzay Efsanesi” şeklinde çevrilmiştir. İthaki’nin daha sonra kitabın yeni baskısında “2001: Bir Uzay Destanı” ismini kullanmayı tercih ettiğini görüyoruz.

Kitabın ismi her ne kadar “Bir Uzay Destanı” olsa da uzay yolculuğundan daha fazla şey anlatıyor. Bu bilim kurgu romanı okura uzay yolculuğundan, çoğu gelecekte olabilecek hayal ürününden önce insanın gerçek hikâyesini anlatıyor. Tabii bu hikâye evrim bakış açısıyla anlatılıyor.

İlk bölümlerde “maymun adamları” görüyoruz. Açlıktan yok olup gitmek üzereler. Vahşi hayvanlara karşı savunmasız, kendilerini koruyacak zekaya sahip olmayan bir türdür bu. Günleri bitkiler toplayarak karınlarını doyurabilme uğraşı ile geçiyor ve bunda da başarısız oluyorlar. Ta ki, ne olduğunu bile anlamadıkları siyah bir “kayanın” mağaralarının yakınında belirmesine kadar.

“Onu yiyemiyorlardı, kaya da onları yiyemezdi. O zaman hiçbir önemi yoktu.” İşte bu tür için önemli olan şey yiyecekti. Ancak bu monolit onları test ederek, deneyerek, hareket yeteneği kazandırmaya çalışarak yeni bir dönemin başlangıcı oluyor.

Bu monolit, daha sonra Ay’da da bulunacak ve adına TMA-1 denilecekti. Ayrıca hikâyenin ana öğesidir. Her şey onun etrafında dönüp dolaşıyor. Onu dünyaya, Ay’a yerleştirenler de insanlıktan 3 milyon yıl önce de yaşamış olan “uzaylı” bir türdür.

Bu monolitin maymun adamlara kazandırdığı yetenekler, taşı, kemikleri, demiri kullanmasını öğretmesi sonrası her şey değişiyor. Bir anlamda insanlık için ilk başta iyi bir şey gibi görünüyor. İnsanlık için aslından bir fırsattır, ancak onlar bu fırsatları hep kötü değerlendirmeyi bilmişlerdir. Onlara kendilerini vahşi hayvanlara karşı savunma ve avlanarak yiyecek bulma için öğretilen sivri kayayı kullanma yeteneğini ilk bölümdeki Ay Gözcüsü isimli maymun insan, diğer grubun liderini öldürerek kullanıyor.

Maymun insana hayatta kalması için öğretileni insanlık daha sonra bir birini öldürmek, hatta kitle katliamları için “başarılı” bir şekilde kullanıyor. Kitapta bir bölüm insanın nasıl değiştiğini ona kolaylık sağlayacak yeni icatları nasıl değerlendirdiğini anlatıyor:

“Vücudu savunmasızlaştıkça insanoğlunun savaş yöntemleri giderek daha korkunç hale geldi. Taş, bronz, demir ve çelik kullanarak delici ve kesici olan her şeyi denemiş oluyorlardı. Kurbanlarına uzaktan saldırmayı çok önceleri öğrenmişlerdi. Mızrak, ok ve yay, tabanca ve nihayet güdümlü füze ona sınırsız bir menzil ve yine sınırsız bir güç vermişti.
Bazen kendisine karşı kullanmış olsa da, bu silahlar olmadan insan, dünyasını asla fethedemezdi. Onlara yüreğini, ruhunu koymuştu ve bütün bunlar yüzyıllar boyunca ona iyi bir şekilde hizmet etmişlerdi.
Ancak şimdi, bu silahlar varoldukça, ödünç bir zamanı yaşıyor olacaktı.”

Kitaptaki ilk bölümde anlatılan dönem ile ikinci bölümdeki dönem arasında yaklaşık 3 milyon yıl var. Artık insanoğlu uzayda ve Ay’da üs sahibi olmuştur ve araştırmalar yapıyor. Ancak yeryüzünde halen savaşlar ortalığı kasıp kavuruyor. İlk bölümdeki maymun insanlar gibi 3 milyon yıl sonranın her türlü teknolojisine sahip insan da yiyecek kıtlığı çekiyor.

Burada aslında büyük bir ironi var. Bütün emeğini silahlara, savaşa harcayan insanoğlu, şimdi maymun insanlar gibi yiyecek sıkıntısı çekiyordu. Halbuki onlara verilen (monolit tarafından) yetenekler kendini kurtarması, yiyecek bulması ve kendini savunması içindi. Ancak insanoğlu bunu birbirini öldürmek için kullandı. Gelinen noktada büyük savaşlar, kıtlık yaşanıyor.

“Doğum kontrolünün ucuz ve güvenilir olmasına, ayrıca bütün dinler tarafından da onaylanmasına rağmen çok geç kalınmıştı. Dünya nüfusu, üçte biri Çin İmparatorluğu’nda olmak üzere altı milyar kadardı. Bazı otoriter devletler, ailelerin ikiden fazla çocuk sahibi olmasını yasaklayan kanunlar çıkarmıştı. Ancak bu uygulamanın mantıksız olduğu kanıtlandı. Sonuç olarak her ülkede yiyecek sıkıntısı başlamıştı. Birleşik Devletler’de bile et bulunamadığı günler oldu. Denizi tarım amacıyla sürmek ve sentetik yiyecekler geliştirmek gibi kahramanca çabalara rağmen, on beş yıl içinde kıtlığın daha da yayılması bekleniyordu.”

Bütün bunlar hikâyenin arka planı ve uzayı keşfe çıkmadan önce dünyada yaşananları anlatıyor. Asıl romandaki uzay yolculuğu kısmı ise Ay’da maymun insanın karşılaştığı tarzda bir cismin bulunması ile başlıyor. Bunun adına TMA-1 diyor astronotlar. İnsanoğlu artık Ay’da bir üs kurmuştur ve böyle bir keşif yapar.

“Ben eski bir astronomum. Gerçek bir araştırma yapmayalı yıllar oldu. Şimdi ise bilim uzmanıyım, bu da her şey hakkında hiçbir şey bilmediğim anlamına gelir.” diyen Dr. Floyd ise bu keşfi görmek için Ay’a yolculuk eder. Tabii bu yolculuk sıradan bir yolculuktur. Her gün yaşanan ve insanoğlu için alışık olduğu bir şeydir. Ancak bu yolculuk uzayın derinliklerine başka bir yolculuğu başlatır.

JÜPİTER VE SATÜRN’E YOLCULUK

Kitabın diğer bölümlerinde uzayın derinliklerine nefes kesen bir yolculuk var. Discovery isimli uzay mekiği ile beş astronot -David Bowman ve Frank Poole gemiyi idare ediyor, Hunter, Whitehead, Kaminski ise uyku halinde- yolculuk ediyorlar. Amaç TMA-1’in izlerinden giderek onun neden ve niçin Ay’a özenli bir şekilde yerleştirildiğini öğrenmektir.

Bununla ilgili çok fazla teori üretiyor bilim adamları. Onlardan biri de uzayda insanoğlundan başka akıl sahibi bir türün olduğudur. Tam olarak neden bunu yaptıklarını anlayamasalar da bu türün insana benzer mi yoksa, farklı bir görünüşü üzerine kafa yoruluyor. Yine eğer varsa böyle bir türün belirli bir aşamadan sonra hayatta kalmak için vücutlarını terk ederek beyinlerini robot tarzı makinelere nakledeceği, daha sonra ise buna bile ihtiyaç duymayacağı ve artık saf bir enerjiye dönüşerek evrende var olacağı düşünülüyor.

Tabii bütün bunları bulmak için Discovery ve mürettebatı yıllar süren bir yolculuğa çıkarlar. Jüpiter’i geçer ve onun  çekim gücünden yararlanarak daha hızlı bir şekilde Satürn’e doğru yol alırlar. Tabii yolculukta aksaklıklar ve heyecanlı dakikalar yaşanır. HAL 9000 isimli yapay zeka bilgisayar, mekikteki sorunların kaynağı olur.

Satürn’e ise Bowman ulaşır. “Bowman hayatının yarısından fazlasını öğrenci olarak geçirmişti ve emekli olana dek de öğrenci olmaya devam edecekti.” Tabii onun bu öğrenciliği ona evrende insanoğlunun görmediği, bilmediği şeyleri öğretip gösterecektir.


ÖNCE FİLM, SONRA KİTAP ÇIKTI

Arthur C. Clarke’ın bilim kurgu romanı 2001: Bir Uzay Destanı’nın yazılış şekli de hikâyesi kadar yenilikçidir. Alışık olduğumuz durum ilk önce kitap çıkar, sonra film uyarlaması yapılır. Ancak bu roman için durum farklıdır. Romanın yazılışı ve filmin çekilişi eş zamanlı yapılmıştır. İlk önce 1968’de film gösterime girer, daha sonra aynı yıl kitap piyasaya sürülür.

Arthur C. Clarke, romanın yazılması ile ilgili anılarını kitabın girişinde anlatıyor. Aslında filmin yönetmeni Stanley Kubrick ile film çalışmalarına başlarken yazarın elinde romanın temelini oluşturan iki hikâye var. İşten bundan yola çıkarak hem film, hem de roman oluşturulur. Ancak Arthur C. Clarke, romanın bu iki hikâyeden çok fazla şey okura sunduğunu vurguluyor.

Filmden bir kare. Ay'da kazı sonucu bulunan monolit.

Ayrıca film ile kitap arasında da farklılıklar var. En başta filmde uzay yolculuğu sadece Jüpiter’e kadardır. Buna Stanley Kubrick’in görsel efekt bölümünün Satürn’ü yeterince iyi yapamamasına karar vermesi sebep olmuştur.

Bazı kaynaklarda kitabın Arthur C. Clarke ile Stanley Kubrick tarafından ortak yazıldığı, buna rağmen sadece Clarke’ın ismi ile basıldığını okudum. Ancak kitabın girişinde yazar her ne kadar yazdıklarını Kubrick’e gönderdiğini ve filmden sonra da bazı değişikler yaptığını belirtse de tamamını kendisinin yazdığını vurguluyr. Ancak filmin senaryosunu ikisi beraber yazmış. Belki bununla karıştırılıyor olabilir.

Sonuç olarak Arthur C. Clarke’ın 2001: Bir Uzay Destanı (2001 A Space Odyssey), muhteşem bir bilim kurgu romanıdır. Romanın güzelliği yazılmasından yaklaşık 50 yıl geçmesine rağmen halen güncelliğini, ilgi çekiciliği ve bilim alanında geleceğe ışık tutmasından geliyor. Romanın yazıldığı dönemde Ay’a henüz insan ayağı değmemişti. Jüpiter ve Satürn’e keşif için araçlar çok daha sonraları gönderildi. Yani her anlamda halen bilimin hayallerini süsleyen bir bilim kurgu romanıdır.

Arthur C. Clarke’ın
2001: Bir Uzay Destanı
Özgün adı: 2001: A Space Odyssey
Çev: Oya İşeri, Ardan Tüzünsoy
İthaki Yayınları
İstanbul
1998
365 sayfa.

2 yorum:

  1. Kaleminize sağlık. Hoşuma giden bir kitap buldum. Yazınızı okuduğumda da anladım neredeyse. :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Güzel bir kitap. İyi okumalar. Teşekkürler...

      Sil