22 Şubat 2017

Aldous Huxley - Cesur Yeni Dünya

Aldous Huxley’in “Cesur Yeni Dünya” romanı distopya eserler arasında en iyi bilinen kitaplardan biridir. Bu kitapta anlatılan dünyada insanlar artık bir anne ve babadan doğmazlar, son teknoloji ile donatılmış insan fabrikalarında seri bir şekilde üretilir ve şişeden çıkarlar (artık doğum yoktur). Ancak şişeden çıkana kadar onların ne olacakları, toplumun hangi katmanında bulunacakları, zekâ seviyeleri, çalışacakları yer ve görecekleri itibar da şişede üretim sırasında belirlenir. İnsanların bir kısmı Alfa-Artı’lar, yani en üst sınıf olarak doğarken, bir kısmı da bilerek yarı aptal “Epsilon-Eksi Yarı Moronlar” olarak üretilir.

Romandaki olaylar F.S. 632 yılında geçiyor. Yani Ford’dan Sonra (F.S.). Ford seri üretim, bant üretimini geliştirmiştir. Zamanla bu üretim tarzı insan üretmeye kadar gelişmiştir(!). Bu da toplumda birçok şeyi kökünden değiştirmiştir. Huxley’in “Cesur Yeni Dünya”sındaki birçok şey, “Bu kadar da olmaz!” dedirten cinstendir.

Romanın hikâyesi kısaca şöyle: İstikrarın sağlandığı (!) ve herkesin mutlu olduğu (!) bir dünyada yaşayan Bernard Marx, diğer bireylerden farklıdır. Toplumun en üst katmanındaki Alfa’lardan olmasına rağmen, ne onlar gibi sürekli eğleniyor, ne farklı kadınlarla ilişkide bulunuyor, ne de soma ismini verdikleri uyuşturucuyu kullanıyor. Marx, çevresini, yaşadığı dünyayı sorgulayan nadir insanlardan biridir.

Bernard, bir Alfa ancak vücut olarak daha aşağı sınıflar gibi kısa boylu ve cılız. Bundan dolayı özgüven sorunu var. Kendi sınıfı olan Alfalar ona yukarıdan aşağı bakıp alaya alıyor, diğer alt sınıflarla iletişimde de kendisine hak ettiği Alfa saygınının gösterilmediği endişesini taşıyor. Kendisini bundan dolayı yaşadığı toplumda dışlanmış, yabancı ve yalnız hissediyor.

Bernard bir tatil sırasında dünyanın geri kalanından soyutlanmış olan ve “uygar olmayan” insnaların yaşadığı bölgeyi ziyaret eder. Burada kendisi gibi şişeden çıkmış, ancak bir kaza sonucu burada kalan Linda ve normal doğumla dünyaya gelen oğlu John ile tanışır. Yönetimden izin olarak John ve Linda’yı kendisi ile birlikte getirir ve herkesin Vahşi olarak adlandırıldığı John üzerinde gözlem yapma görevi verilir. Bu onun için bir deneydir.

Ancak bu deneyim ne Marx, ne de John için iyi sonuçlar vermez. John bu yeni dünyaya alışamaz. Kendini yalnız hisseder. Çünkü burası büyüdüğü değerlerle çelişen bir dünyadır. Uygar olmayan bir yerden, uygar (!) bir dünyaya gelmiştir.

İNSAN ÜRETEN FABRİKA: KULUÇKA VE ŞARTLANDIRMA MERKEZİ

Biraz da kitapta uygar dünya denilen bu distopik toplumun nasıl olduğuna bakalım. Huxley, bu dünyayla ilgili birçok ayrıntı veriyor. Burada insanlar Kuluçka ve Şartlandırma Merkezi’nde şişelerde yapay döllendirilme ile üretilir, isteğe göre şekillendiriliyor, şartlandırılıyor ve yetiştiriliyor.

Bunun için en başta Bokanovski işlemi uygulanıyor. Bir tek yumurta döllendikten sonra bölünerek aynı yumurtadan bir birinin aynısı düzinelerce ikiz üretiliyor. Bunlar da aynı fabrikada aynı işi yaptıklarında ortaya mükemmel bir üretim çıkıyor. Kısacası sonuçta her şey üretmek içindir. Ya da tam tersi her şey tüketmek içindir.

“Bokanovski İşlemi, toplumsal istikrarın en önemli araçlarından biridir!” (s. 27) Bu işlemde aynı yumurtadan standart bireyler çıkıyor. İstikrar işte burada. “Tektip gruplarda standart erkek ve kadınlar.” (s. 28) “Standart Gamalar, değişmez Deltalar, tektip Epsilorilar sorunu çözerdi. Milyonlarca tek yumurta ikizi. Seri üretim prensibi sonunda biyolojiye uyarlanabilirdi.” (s. 28)

Bu distopya dünyada, doğurganlık sadece başa bela olarak görülür. Bundan dolayı insanlar üretilirken/şişeden çıkarılırken dişi embriyoların yüzde otuzunun normal gelişimine izin verilir. “Diğerlerine yolun kalanında her yirmi dört metrede bir, bir erkek cinsiyet hormonu verilir. Sonuç: şişeden kısır dişiler olarak çıkarılırlar -yapısal olarak gayet normal (sakallarının çıkması eğilimi gibi çok küçük bir istisnayı saymazsak, diye kabullenmek zorunda kaldı), ama kısır. Kesinlikle kısır. Ki bu da sonunda bizi,” diye devam etti, “doğanın salt kölece taklidinden uzaklaştırıp insan buluşlarının çok daha ilginç dünyasına taşımaktadır.” (s. 34)

“Aynı zamanda yazgılarını belirleyip şartlandırıyoruz. Bebeklerimizi şişeden sosyalleşmiş insanlar olarak çıkarıyoruz, Alfalar ya da Epsilonlar olarak, geleceğin kanalizasyon işçileri ya da geleceğin...” Geleceğin Dünya Denetçileri diyecekti ama kendini düzeltip, “geleceğin Kuluçka Merkezi Müdürleri olarak,” dedi. (s. 34)

Huxley’in bu dünyasında insanlar soylarına göre tarif edilmez. Onlar şişede nasıl üretilmiş ve hangi özellikler yüklenmişse, adeta programlanmışsa ona göre adlandırılır. Örneğin, “Genç bir Beta-Eksi tamirci” görebilirsiniz. Ya da yönetici sınıfından ve zeki olan Alfa-Artı. Tam zıt bir örnek olarak ise seri olarak ve tek bir yumurtadan üretilen ve zekâ gerektirmeyen en düşük işlerde çalıştırılan ve yarı aptal “Epsilon-Eksi Yarı Moronlar”.

Kısacası en düşük sınıftaki bir insana daha embriyo döneminde en düşük şartlar sağlanıyor, yokluğa ilk önce daha az oksijen verilerek alıştırılıyorlar. Aslında embriyoya verilen oksijen miktarı onun şişeden çıktıktan sonraki zekâ seviyesini de belirliyor.

“Mr. Foster, “Bir embriyonun normalin altında kalması için oksijen kısıtlamasından daha iyi bir yöntem yoktur.” Yine ellerini ovuşturdu. Saf bir öğrenci, “Fakat niye embriyonun geri kalmasını istiyorsunuz?” diye sordu. Uzun bir sessizliği bölerek, “Eşek!” dedi Müdür. “Bir Epsilon embriyosuna, Epsilon kalıtımı kadar Epsilon ortamının da sağlanması gerektiği hiç mi aklına gelmedi?” (s. 35)

“Ne kadar alt sınıfa aitse o kadar az oksijen verilir’ dedi Mr. Foster. İlk etkilenen organ beyin olurdu, sonra da iskelet. Normal oksijenin yüzde yetmişiyle cüceler yaratıyordunuz. Yetmişten azıyla gözsüz canavarlar. (s. 36)

Epsilonlar zekâ yoksunu bırakılarak, sadece düşünmeden çalışmak için üretiliyor. Kısacası düşünmesi ve akla ihtiyacı olmayan bir işçi sınıfı.

İnsanlar embriyo halindeyken sadece zekâ düzeyleri ve yapılarına müdahale edilmiyor. Aynı zamanda daha doğmadan (şişeden çıkmadan) gelecekte yapacakları işe göre şartlandırılıyorlar. Zaten merkezin adı da -insan üreten fabrikanın adı- Londra Merkez Kuluçka ve Şartlandırma Merkezi’dir. Şartlandırmadan bir örneği şöyle görüyoruz:

“Bir sıcak tünelin ardından bir serin tünel geliyordu. Serinlik, şiddetli X ışınlan yoluyla rahatsızlık hissiyle ilişkilendiriliyordu. Şişeden alınma anı geldiğinde, embriyolarda soğuk korkusu yaratılmış oluyordu. Yazgıları; tropik bölgelere göç edecek, madenci, asetatlı ipek dokumacısı ve demir çelik işçisi olacak şekilde belirlenmiş oluyordu. Sonra da beyinleri, bedenlerinin seçimini pekiştirecek şekilde işleniyordu. “Onları ısıyla büyümeye şartlandırıyoruz,” diyerek başladı Mr. Foster. “Üst kattaki iş arkadaşlarımız onlara sıcağı sevmeyi öğretecekler.” (s. 37)

Söz konusu merkezin müdürü ise yaptıkları işin sebebini şöyle açıklıyor: “Bu da,” diye veciz bir ifadeyle ekledi Müdür, “mutluluk ve erdemin sırrıdır -yapmak zorunda olduğun şeyi sevmek. Tüm şartlandırmaların amacı budur: insanlara, kaçınılmaz toplumsal yazgılarını sevdirmek.” (s. 38)

Şartlandırma insanlar dünyaya geldikten sonra da devam ediyor. Bu yerlere ise Yeni Pavlovcu Şartlandırma Odaları deniliyor. Pavlov’un Köpeği deneyini hatırlarsanız. İşte bu kitapta anlatılan dünyada aynı tarz şartlandırmalar bebeklere uygulanıyor. Bebekler korkuyla, elektrik verilerek bazı nesneler ve konularda şartlandırılıyor. Yine bazı klişeler çocuklara uykularında saatlerce dinletiliyor ve bazı düşünce ve kalıplar bilinçaltına işleniyor. Yetişkin dönemlerinde de bu klişe ve şablonları, hiç düşünmeden sık sık kullanıyorlar.

“Artık Herkes mutlu.” Konuşurken söyledikleri bunun gibi ifadeler çocukluklarında uykudayken saatlerce onlara fısıldanan ve ezberletilen sözlerdir. Konuşacakları şeyler bile onlara önceden ezberletilmiştir.

Çocuklara uykularında hipnopedya (hipnoz ve pedagojinin karışını bir bilinçaltı aşılama/eğitimi yöntemi) ile ezberletilen, şartlandırılan ifadelerden birkaçı:

“Bugün alabileceğin keyfi asla yarına erteleme.”
“Şimdilerde herkes mutlu.”
“Atıp kurtulmak onarmaktan iyidir. Yama artarsa refah düşer.”
“Bir gramımı alırım, öyleyse varım.”

“Düşünüyorum öyleyse varım”a benzetilene benzetilmiş şartlandırılmış bir söz. Bir gramla ölçülen şey ise somadır.


OKUMA RİSKLİ, OKUMA ŞARTLANDIRMALARI BOZABİLİR

Elektrik ve korkuyla şartlandırılan Delta sınıfı bebeklere kitap korkusu aşılanıyor. Hayatları boyunca kitaplardan uzak durmaları sağlanıyor. Çünkü bu Delta grubu işçi sınıfının amacı sadece çalışmaktır. Zamanlarını okuma gibi riskli (!) işe ayırmaları istenmiyor. Çünkü okumanın, insanlara kazandırılan reflekslerinden birinin şartlandırmasını bozabileceğinden endişe ediliyor.

Aslında F.S. 632’de okunacak pek kitap da yoktur. Çoğu imha edilmiştir. Eserlerine izin verilen çok az sayıda yazardan birin ise George Bernard Shaw olduğunu öğreniyoruz.

TÜKETİM, CİNSELLİK VE SOMA (UYUŞTURUCU)

Topumda tüketim önemli bir yer tutuyor. Eğer bir spor pahalı spor aletleri ile yapılmıyorsa bir anlamı yok. Ya da yöneticiler pahalı oyuncaklarla yapılmayan hiçbir oyuna izin vermiyor. Amaç oyun ya da spor değil, amaç tüketmektir. Bir spor ya da oyun tüketime yol açıyorsa bir anlamı vardır.

Tüketim arzusu ve talep de çocuk yuvalarında aşılanmaya başlıyor bireylere: “Çocuk yuvalarında Sınıf Bilinci’ne Giriş dersi bitmiş, sesler, gelecekte oluşacak talebi, geleceğin sanayi arzına uyduruyordu. “Uçmaya bayılıyorum,” diye fısıldıyorlardı, “uçmaya bayılıyorum, yeni elbiseler edinmeye bayılıyorum, yeni...” (s. 74)

“Kültüre geri dönüş. Evet, aslında kültüre. Oturup kitap okursanız fazla bir şey tüketemezsiniz.” (s. 75)

Cinsellik de bu toplumdaki bireylere yüklenen diğer bir şartlandırmadır. Daha bebekken Cinselliğe Giriş dersi veriliyor, erotik oyunlar oynamaları sağlanıyor. Yetişkinlik döneminde ise “ayin” günlerinde toplu seks törenleri yapılıyor. Ayrıca bir kadın ve erkeğin uzun süre birbiriyle beraber olmasına iyi bakılmıyor. Sürekli farklı erkek ve kadınlarla birlikte olması isteniyor. Çünkü bu toplumda “Herkes, herkese aittir.”

Bu toplumun diğer en önemli temel taşı ise insanların sürekli eğlenmesi ve mutlu olmasıdır. Bu mutluluk ise “soma” ismi verilen uyuşturucudan gelir. Bu uyuşturucu ise yan etkileri olmayacak şekilde geliştirilmiştir. Mutlu olmak için, moralleri bozulduğunda, keyifsiz hissettiklerinde sürekli somaya başvururlar.

Ancak işçi sınıfı bu uyuşturucuyu, mutluluğu (!) sadece belirli ölçülerde iş çıkışı alabiliyor. Çok fazla kullanırsa diğer gün çalışamaz. Amaç ancak sabaha kadar onu mutlu edecek kadar soma almasını sağlamak.

LENİN, MARX, ENGELS

Romandaki isimler de çok dikkat çekici: Lenina Crowne, Polly Troçki, Bemard Marx, Henry Foster, Mustafa Mond, Sarojini Engels, Herbert Bakunin. Lenin, Engels, Marx isimleri bilinen tanıdık isimlerdir.

Kitabın sonunda David Bradshaw, Mond adının nereden esinlenerek alındığını şöyle anlatıyor: “Mond’un adı, İmperial Chemical Industries Ltd’in ilk başkanı olan Sir Alfred Mond’dan (1868-1930) esinlenilerek konulmuştur. Huxley onun Middlesborough yakınlarında olan Billingham’daki devasa fabrikasını Cesur Yeni Dünya'yı yazmaya başlamadan hemen önce gezmişti.” (s. 327)

YENİ CESUR DÜNYA VE KATLİAMLAR

Marx’ın ayrıbölgeden getirdiği Vahşi olarak adlandırılan John, gördükleri karşısındaki hayretini dile getirirken Yeni Cesur Dünya diye haykırır. İşte kitap da adını buradan alıyor. Ancak bu Yeni Cesur Dünya birden kurulmamıştır. Direnmenler olmuş, katliamlar yaşanmış, yasaklamalara başvurulmuştur.

Bu katliamlardan bir kaçına yeni toplumun üyeleri konuşmalarında değiniyor. Örneğin: “Golders Green’de sekiz yüz tane Basit Yaşam savunucusu, makineli tüfeklerle biçilmişti.” (s.75) “Sonra da ünlü Britanya Müzesi katliamı yaşandı. İki bin kültür hayranı, dikloretil sülfit gazıyla zehirlenerek öldürüldü.” (s. 76)

Ancak bu katliamlar işe yaramamış, bundan dolayı şartlandırma yöntemlerine başvurulmaya başlanmıştır: “Sonunda,” dedi Mustafa Mond, “Denetçiler güç kullanmanın işe yaramadığını anladılar. Daha yavaş ama daha kesin olan harici doğum, yeni Pavlovcu şartlandırma ve hipnopedya yöntemleri...” (s. 76)

“Bunların yanında, bir de Geçmiş’e karşı bir kampanya başlatıldı; müzeler kapatıldı, tarihî anıtlar havaya uçuruldu (şansımıza çoğu zaten Dokuz Yıl Savaşlarında yerle bir edilmişti); ve F.S. 150 yılından önce yayınlanmış tüm kitaplar yasaklandı.” (s. 77)

Her ne kadar Huxley’in distopyasında düzen kurulmadan önce katliamlar yaşanmışsa da artık buna gerek yok. Hatta polis zoru ve şiddeti de farklı bir şekilde uygulanıyor. Polis cop ve biber gazı yerine soma ve sentetik müzik kullanıyor.

“Polisler Bemard’ı kenara iterek işlerine koyuldular. Omuzlarına kayışlarla tutturulmuş püskürtme makineleri taşıyan üç polis, havaya yoğun soma buharı püskürtüyordu. İki polis de seyyar Sentetik Müzik Kutusu’yla uğraşıyordu. Güçlü bir aneztetikle doldurulmuş su tabancaları taşıyan dört polis kalabalığın arasına dalmıştı, her püskürtmede kavgacıların azgın olanlarından birini etkisiz hale getiriyorlardı.” (s. 265)

YAŞLANMA OLMAYAN BİR DÜNYA

Bu toplumun icatlarından bir diğeri ise yaşlılığı ortadan kaldırma ile ilgilidir. Bazı ilaçlar, kan değişimi ve takviyeler ile herkes genç görünüyor. Çünkü insan yaşlandıkça daha çok düşünmeye başlar. Bunun için de cismen hiç kimse yaşlı görünmüyor. Aktif ve zinde, bu da sınırsız eğlence ve zevk anlamına geliyor. Ancak bu yaşlılığı engelleyen ilaçlar insan ömrünü kısaltıyor. Cesur Yeni Dünya’da insanlar erken ölüyor.

“Yaşlı mı?” dedi Lenina, “Ama Müdür de yaşlı; bir sürü insan yaşlı; yine de böyle değiller.” “Çünkü bu hale gelmelerine izin vermiyoruz. Onları hastalıklardan koruyoruz. İç salgılarını yapay olarak dengeleyip gençlik seviyesinde tutuyoruz. Magnezyum-kalsiyum oranlarının, otuz yaşlarındaki seviyenin altına düşmesini engelliyoruz. Genç kan nakli yapıyoruz. Metabolizmalarını sürekli canlı tutuyoruz. Onun için de elbette öyle görünmüyorlar. Bir nedeni de,” diye ekledi, “çoğu bu yaşlı yaratığın yaşına ulaşamadan çok önce ölüyorlar. Gençlik, neredeyse hiç bozulmadan altmışa kadar sürüyor, sonra küt! ve son.” (s. 147)

Bu dünyada insanın cesedi bile değerli. Yakılarak, fosfor elde ediliyor. Kısacası insan ölürken bile yeniden üretiliyor.

ÖZGÜRLÜK

Bu arada romanın ana karakterlerinden biri olan Barnard Marx, toplumun diğer üyeleri gibi hissedemiyor, ondan yalnızdır, farklıdır. Bazen de taklit ediyor, yalan söylüyor. Onlar gibi olduğunu gösteriyor.
Ancak bazen de içinde bulundukları durumu sorguluyor ve onların istediklerini yapmayarak başkaldırıyor. İşte böyle durumlardan birinde özgürlük üzerine düşünüyor ve Lenina’ya şunu söylüyor: “Özgür olsaydım –şartlandırılmam beni köleleştirmeseydi.” diyor.

 “Fakat, Bernard, sen korkunç şeyler söylüyorsun.” “Özgür olmak istemez miydin, Lenina?” “Ne demek istediğini anlamıyorum. Ben özgürüm. Zamanımı keyifli geçirmek konusunda özgürüm. Şimdilerde herkes mutlu.” Bernard güldü, “Evet, ‘Şimdilerde herkes mutlu’. Çocuklara beş yaşında öğretiyoruz bunu. Ama başka bir şekilde mutlu olmak istemez miydin, Lenina? Başkaları gibi değil, kendi istediğin gibi.” (s. 123)

FORD 

Burası aynı zamanda dinin olmadığı bir toplum. Ancak yine de toplu şekilde ilahi söylendiği, insanların biraya geldiği yerler var. Eski kiliseler gibi. Ancak yaptıkları şey ise ilahi söylemek, dans etmek ve toplu seks partileri düzenlemek.

Ayrıca konuşurken, “tanrı” sözcüğü yerine “Aman Fordum.”, “Ford aşkına” gibi ifadeler kullanıyorlar. Çünkü Fordun getirdiği en önemli değişiklik, haçın üst kısmını kesere T Modeli’ni yapmasıdır. Huxley, Ford kelimesini ise İngilizce’deki “Lord” (Tanrı) sözcüğüne benzeterek kullanıyor.

“Ama temizlik, forda imandan gelir,” diye ısrar etti Lenina.

“But cleanliness is next to fordliness,” she insisted.

MARX VE JOHN, FARKLI OLAN YALNIZDIR

Romandaki iki ana karakter Marx ve John. Aslında ikisi de kendi bulundukları toplumda yalnız, yabancı ve dışlanmıştır. Marx, kendi uygar toplumunda bu yalnızlık ve dışlanmışlığı yaşıyor. John ise yaşadığı uygar olmayan toplumda, onlar gibi olmadığı için, annesi uygar toplumdan geldiği ve farklı olduğu için bütün çocukluğu boyunca Kızılderili toplumunda dışlanıyor. Ancak John uygar topluma geldiğinde de bu yalnızlığı ve dışlanmışlığı devam eder, çünkü o uygar olmayan toplumdan gelmiştir ve halen oranın adet ve geleneklerine bağlıdır. Bundan dolayı da ona Vahşi diye hitap ederler.

John bu yalnızlık ve dışlanmışlığını şöyle ifade ediyor: “Eğer farklıysan, yalnızlığa mahkûm oluyorsun. Yalnız olana acımasız davranıyorlar.” (s. 177)

Daha önce içinde yaşadığı sistemi eleştiren Marx, John’un gelmesi ve popüler olması ile değişiyor, ünlü olmanın keyfini çıkarıyor. Sistemi ise daha sonra eleştiririm diyor. Kısa bir süreliğine yalnızlığını, dışlanmışlığını unutuyor.

“Günler geçti. Başarı, Bernard’ın başını döndürmüş ve bu arada (her iyi uyuşturucunun yapacağı gibi) o zamana kadar hiç de memnun olmadığı dünyayla uzlaştırmıştı. Kendi önemini teslim ettiği sürece, düzen iyiydi. Fakat, başarı kendisini uzlaştırdıysa da, yine de düzeni eleştirme ayrıcalığından vazgeçmeyi reddediyordu. Çünkü eleştiri eylemi, kendi önem hissini pekiştiriyor, daha güçlü hissettiriyordu. Dahası, eleştirilecek şeyler olduğuna gönülden inanıyordu. (s. 199)

Marx’ın kısa süreliğine mutluluk sarhoşluğuna yakalandığı dönemde ise John, “Mutsuzluğu, burada yaşadığın sahte, yalancı mutluluğa yeğlerim.” (s. 224) diyor arkadaşına.

John, her ne kadar uygar olmayan toplumda büyüse de eline geçen bir kitaptan neredeyse Shakespeare’in bütün eserlerini ezbere biliyor. Uygar toplum insanlarının Vahşi diye adlandırdığı John, romantiktir. Bu konuşmasına da yansıyor. Sık sık Shakespeare’den şiirler okur.

John, getirildiği uygar dünyada Lenina’ya aşık olur. Ancak ikisi birbirini anlamaktan çok uzaktır.  Biri doğal insan duygularıyla donanmış, diğeri ise robot gibi programlanmış iki insan. Biri duygudan, asillikten, romantizmden, cesaret gösterisiyle aşkını kanıtlamaktan bahsediyor, diğeri ise bunları anlamıyor. Çünkü şartlandırmaları arasından bunları anlayacak şekilde programlanmamıştır.

Bütün bunlar Tarzan filmlerini hatırlatıyor. Uygar dünyaya alışamayan Tarzan’dır John.

İSTİKRAR VE MUTLULUK İÇİN YAPILAN FEDAKÂRLIKLAR

Aldous Huxley’in “Cesur Yeni Dünya”sındaki toplumda istikrar sağlanmıştır ve herkes mutludur. Ancak bunun da bir bedeli vardır. En başta özgürlük, kendi geleceğini belirleme, kim olacağını ne iş yapacağını belirleme özgürlüğü. İstikrar ve mutluluk uğruna bireylere bu özgürlük tanınmıyor. Daha doğrusu istikrar ve mutluluk için bunlar “feda edilmiştir.” Fedakârlık yapılan diğer hususları ise toplumu en üst düzey yetkilisi Dünya Denetçisi Mustafa Mond şöyle özetliyor:

“Fakat istikrar karşılığında ödememiz gereken bedel işte bu. Mutluluk ile eskiden insanların güzel sanatlar dediği şey arasında seçim yapmak gerekiyor. Biz, güzel sanatlardan fedakârlıkta bulunduk. Onun yerine duyusal filmlerimiz ve kokulu orgumuz var.” (s. 272)

“Bu da istikrar maliyetinde bir başka kalem. Mutlulukla uyuşmayan tek şey sanat değil, bilim de uyuşmuyor. Bilim tehlikelidir; büyük bir özenle ağzına gem vurmak ve zincire bağlı tutmak zorundayız.” (s. 278)

Ancak istikrarın (!) sağlandığı bu toplumda başkaldıran, farklı düşünen, değişiklik isteyen insanlar da var. Onların akıbeti ise şöyle oluyor: “Bir adaya gönderiliyor. Anlamı şu, dünyanın her tarafından gelen en ilginç erkek ve kadınlarla tanışacağı bir yere gönderiliyor. Şu ya da bu nedenle cemaat hayatına aykırı düşecek kadar bireyselliğinin farkına varmış bir sürü insan. Düzenden memnun olmayan, kendi bağımsız düşünceleri olan insanlar. Kısacası, biri olmayı başaran herkes.” (s. 280)

Mutluluk için bilgi bilim ve gerçekten vazgeçildi. 9 yıl savaşından sonra sanat ve din de var bedel olarak ödenen.

Mustafa Mond: “Bolca tensel günah olmadan kalıcı bir uygarlık kuramazsınız.” (s. 293)

DAVİD BRADSHAW - “CESUR YENİ DÜNYA ÜZERİNE”

Kitabın sonunda ise David Bradshaw’ın  “Cesur Yeni Dünya Üzerine” başlıklı yazısı yer alıyor. Bradshaw, Huxley’in distopik dünyasını anlamak için arka plan bilgiler veriyor.

Bradshaw şöyle diyor: “Nasıl H.G. Wells’in Zaman Makinesi (1895) bir uzak gelecek görümünden çok Viktoryen cehennem korkusu ve onun birçok türevince ilham edildiyse, Cesur Yeni Dünya’nın yüzeyinin altında da Huxley’nin ekonomik karışıklığa ilişkin marazî büyülenmişliği, 1931’de ulusal yaşamı şekillendiren politik atalet ve sosyal huzursuzluk, krizi çözmek için öne sürülen çözüm önerileri yatmaktadır. (s. 328)

Bradshaw şöyle devam ediyor: “Bokanovski İşlemi, Podsnap Tekniği, Yeni-Pavlovgil Şartlandırma ve  Hipnopedya Huxley'nin Britanya'nın politik sorunlarına uygulanabileceğini ileri sürdüğü tekniklerin romanesk karşılıklarıdır. (Huxley) Şöyle demişti: "Koşullar liberalleri diktatörlüğe başvurmaya zorlayabileceği gibi, hümanistleri de bilimsel propagandaya zorlayabilir. Düzenin her türlüsü kaostan yeğdir."

Huxley, romanda iki dünya çiziyor okur için. Birine uygar ya da aşırı uygar (!) diyelim, diğeri ise uygar olmayan, hatta ilkelliğe dönmüş bir toplum. İkisi de türünün en uç örnekleridir. İstikrardan bahsederken Huxley bir taraftan onu desteklediğini söylüyor, diğer taraftan da uygar ve uygar olmayan aşırı uçlardaki iki toplumu göstererek sorunun çözümünün bunların ikisinin arasında bir şey olduğunu söylemeye çalışıyor.

Ne tamamen istikrar ve mutluluk uğruna her şeyi terk ederek toplumu tüketim ve eğlence bataklığına sürüklemek, ne de eski çağlara gidecek kadar geri kalmak.

Aldous Huxley
Cesur Yeni Dünya
Özgün adı: Brave New World
Çev: Ümit Tosun
9. Baskı
İthaki Yayınları
İstanbul
2013
333 sayfa.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder