19 Şubat 2017

Jared Diamond - Tüfek, Mikrop ve Çelik (1. Kısım)

Jared Diamond, “Tüfek, Mikrop ve Çelik” isimli kitabından bir insanlık tarihi, kısa ve özet bir dünya tarihi sunuyor okura. Ancak dünya tarihine farklı bir açıdan yaklaşarak yapıyor bunu. Kitabın girişinde neden böyle bir eser kaleme alma ihtiyacı duyduğunu anlatıyor.

Diamond bir evrim bilimci ve Yeni Gine’deki kuş türlerinin evrimi üzerine bir araştırma yapıyor. Burada tanıştığı Yeni Gine’li bir siyasetçi olan arkadaşı Yali kendisine bir soru soruyor: "Neden siz beyazların bu kadar çok kargosu var, bunları Yeni Gine’ye neden getirdiniz ve biz siyahların kendi kargosu neden bu kadar az?”. (s. 3)

Aslında sorduğu şey, neden siz çok gelişmişsiniz ve çok fazla eşyaya (teknoloji, mal, mülk, silah ve diğer şeyler) sahipsiniz ve neden bizim yok. Sorunun ikinci kısmı neden Avrupalılar gelip Afrika ve Güney Doğu Asya’daki bölgeleri sömürgeleştirdi de Gineliler ya da Afrikalılar gidip de Avrupa’yı sömürgeleştirmedi? İşte Jared Diamond, bu sorudan yola çıkarak ve cevabını arayarak b kitabı yazdığını anlatıyor.

Yazar bir evrim araştırmacısı. Asıl işi kuşların evrimini üzerine araştırmalar. Ancak insanlığın gelişimi üzerine kafasına takılan sorular üzerine bu kitabı yazmaya yöneliyor ve özetle şunu diyor. Dünyadaki bazı topluluklar hızlı gelişti, diğerleri ise az gelişti. Ancak bunun sebebi zeka ve genetik gelişmişliklerinden kaynaklanmıyor. Coğrafi koşullardan kaynaklanıyor. Yani Afrika’da halen bir kabilede avcılık ve toplayıcılık ile yaşayan bir kişi ile New York’taki bir gökdelende CEO olan bir kişinin genetik ve zeka düzeyleri arasında pek fark yoktur. Fark coğrafi çevresi ve onlara tanınan eğitim olanaklarıdır.

“Gazeteciler yazarlardan koca bir kitabı bir tek cümleyle özetlemesini isterler her zaman. İşte bu kitap için o cümle şu: "Tarih farklı halklar için farklı yönde gelişti ama bu çevresel farklardan dolayı böyle oldu, o halkların biyolojik farklılıklarından dolayı değil.” (s. 18)

1. Kısım: Cennetten Cajamarca’ya

1. Bölüm: Başlangıç Çizgisine Kadar

Kitap dört kısma ayrılıyor. Kitabın özeti sayılabilecek bu yazıları da uzun olmaması için bu kısımlara göre dört yazı şeklinde ayırdım.

Kitabın “Başlangıç Çizgisine Kadar” isimli birinci bölümü, insanın dünya üzerinde yayılmasını anlatıyor. Ortaya çıkış yeri Afrika ve 7 milyon yıl önce şeklide başlıyor ve en son yayılmanın izleri görülen Amerika kıtasında yaklaşık 11,000 yıl öncede duruyor. Tabii yazar olaylara Evrim teorisi açısında yaklaşıyor ve insanın insansımaymundan evrilerek nasıl yayıldığını anlatıyor. Bu bölümde homo erectus, Neanderthal (Homo neanderthalensis) homo sapiens gibi terimleri sık görüyoruz.

“İnsanlık tarihi, hayvanların tarihinden ayrı bir şey olarak orada aşağı yukarı 7 milyon yıl önce başladı (hesaplar 5 milyon ile 9 milyon yıl arasında değişiyor). Aşağı yukarı o yıllarda Afrika insansımaymunu nüfusu çeşitli nüfuslara bölündü, onlardan biri evrimleşti, çağdaş goriller ortaya çıktı, bir ikincisinden şempanzeler, üçüncüsünden de insan.” (s. 30)

Yaklaşık 100.000 ile 50.000 yıl önce insanın yeteneklerinde yaşanan büyük değişime “büyük sıçrama” adını veren yazar bunun ana sebebini ise dilin gelişmesi ile açıklıyor: “Bunların biri tetikleyici nedenle, ikincisi coğrafi bölgeyle ilgili. Tetikleyici neden olarak ben Üçüncü Şempanze adlı kitabımda gırtlağın gelişmesini, bunun sonucunda da insanın yaratıcılığının etkinleşmesinde büyük rol oynayan dilin anatomik temelinin oluşmasını gösteriyorum. Bazılarıysa o tarihlerde insanın beyin büyüklüğü değişmeden beyninin örgütlenişinde bir değişikliğin meydana gelmesiyle bu değişikliğin çağdaş dillere temel oluşturduğunu ileri sürüyorlar.” (s. 35)

İnsanlar yayıldıkça arkasında izler de bırakmıştır. Yazar bazı bölgelerde insanların gelmesi ile yok olan canlı türlerini örnek veriyor. Aslında bununla da insanların o bölgeye ne zaman geldiği ve yerleştiği tespit edilmeye çalışılıyor.

“Avustralya/Yeni Gine’nin bütün bu devleri (diğer bir deyişle mega-faunası) insanlar buralara geldikten sonra yok oldu. Bunların tam olarak ne zaman yok oldukları konusu hâlâ tartışmalıdır ama Avustralya’da on binlerce yıllık geçmişleri olan, müthiş birer hayvan kemiği deposu halindeki kazı yerlerinde çok dikkatli kazılar yapıldı ve buralarda bugün türleri tükenmiş olan o devlerin son 35.000 yıllık bir dönem içinde hiçbir izine rastlanmadı. Dolayısıyla, Avustralya’nın mega-faunası belki de insanlar geldikten sonra yok oldu.” (s. 39)

Birinci bölümün neredeyse tamamı birkaç bulgu (bulunan mağaralar ve kalıntılar) üzerine kurulu varsayımlardan ibarettir. Yazar bu varsayımları aktarıyor. Birbirine zıt olanları da. Ancak kendisinin hangi görüşü kabul ettiğini ya da kendisinin inandığı farklı görüşü de her zaman belirtir. Bu varsayımlar arasında insanlar Bering Boğazını nasıl geçti, Endonezya’dan kilometrelerce deniz aşılarak nasıl Avustralya’ya gidildi, Avustralya ve Amerika’nın büyük memelileri nasıl yok oldu (ana görüş insanlar geldikten sonra) varsayımları var. Çünkü bu sorulara kesin cevap verecek bir kanıt/bulgu yok. Ancak günümüzdeki en iyi varsayım, daha güçlü yenisi çıkana kadar, en çok kabul görendir diye de aktarıyor.

Peki insanlar dünyaya (Güney Kutbu hariç) nasıl yayıldı. Kıtalara yayılma yılları yaklaşık şöyle: Köken MÖ 7 milyon yıl önce Afrika, MÖ 1.000.000 yıl önce Asya ve Güney Asya’ya, en geç MÖ 500.000 Avrupa’ya, en geç MÖ 40.000 Avustralya’ya, en geç MÖ 20.000 Sibirya’ya ve MÖ 12.000 ile 10.000 arasında Kuzey ve Güney Amerika’ya yayılma.

2. Bölüm: Doğal Bir Tarih Deneyi

Kitabın ikinci bölümünde yazar girişte anlattığı ve savunduğu durumu örneklerle açıklamaya çalışıyor. Daha önce dünyanın farklı bölgelerine yayılan insanların ister az gelişmiş, isterse de gelişmiş olsun, zekalarının aynı olduğunu ve gelişmişlik düzeyinin zekayla ya da genetikle değil, çevre faktörleriyle ilgili olduğunu belirtmişti. Şimdi geçmişte yaşanan bir olayı buna örnek olarak veriyor.

1835 yılında Chatham Adaları’nda yaşanan bir vahşeti anlatıyor yazar. Kuzeydeki adalardan gelen Maoriler, adanın sakinleri Moriorilerin tamamını katlediyor ve bazılarını da yiyor. Maoriler bu durumla ilgili göreneklerimiz böyleydi diyor. Böyle bir katliam ise Maorilerin, Moriorilerden daha gelişmiş silah, örgütlenme ve güçlü lidere sahip olması sonucu yaşanır. Ancak bu iki topluluk da Polinezya çiftçilerinin torunlarıdır. Aynı kökten olmasına rağmen biri çok gelişmiş ve iyi savaşma yeteneği geliştirmiş, örgütlenmeye sahiptir, diğeri ise silahsız ve düşük örgütlenmeli bir topluluktur.

“Maori-Moriori çatışmasının bizim için aydınlatıcı yanı, aynı ortak atadan gelen bu iki halkın bin yıldan az bir zamaniçinde farklılaşmış olmasıdır. Her ikisi de Polinezya halkıydı. Çağdaş Maoriler, Yeni Zelanda’ya MS 1000 yılı dolaylarında yerleşen Polinezya çiftçilerinin torunlarıydı. Bundan kısa bir süre sonra bu Maorilerin bir bölümü Chatham Adaları'na gidip yerleşti ve Moriori oldular. Bu iki grup birbirinden ayrıldıktan sonraki yüzyıllarda birbirine karşıt yönde gelişme gösterdiler, Kuzey Ada Maorileri daha karmaşık, Morioriler daha az karmaşık teknolojilere ve siyasal örgütlenmeye sahip oldu. Morioriler avcılığa ve yiyecek toplayıcılığına döndü, Kuzey Ada Maorileriyse daha yoğun şekilde çiftçiliğe.” (s. 54 – 55)

Bu durumda Jared Diamond aynı kökten gelen ancak farklı adalara yerleşen iki topluluğun nasıl farklı geliştiklerini çevresel etkenler ile açıklıyor. Yani bulundukları adanın imkanları ve gereklilikleri doğrultusunda gelişmiştir her iki toplum. Biri çiftçiliğe devam etmiş (çünkü çiftçilik yapacak toprağa ve iklim koşullarına sahiptir gittiği adada) bunun sonucu nüfusu gelişmiş, siyasal örgütlenme oluşmuş, güçlü liderler ve bunun sonucu savaşma becerileri ve çevre adaları istila etme imkanları doğmuştur. Diğeri ise gittiği adadaki iklim ve toprak koşullarının elverişli olmaması sonucu avcılık ve toplayıcılığa geri dönmüş, bunun sonucu ne nüfusu çok artmış, ne de gelişmiş örgütlenmeye ihtiyaç duymuştur. Kararlar topluluk tarafından ortak alınıyor ve bunun sonucu ne ordusu, savaşma yeteneği var. Bundan dolayı Maoriler, Moriorileri kolayca istila edip, katlettiler. Adaya çıkanların sayısı az olsa da.

Yazar toplumun gelişmesine etki eden etkenler ve değişkenleri altı başlık altında topluyor ve bunları bir bir açıklıyor: “Polinezya'daki insan toplulukları arasındaki farklılıklara katkıda bulunan çevre koşulları değişkenleri, Polinezya adalarında en az altı grupta toplanabilir: Adalardaki iklim, jeolojik yapı türü, deniz kaynakları, yüzölçümü, arazinin parçalanma biçimi, yalıtılmışlık.” (s. 59)

Tabii etkenlerin en güçlülerinden biri de nüfustur. “Kısacası nüfus yoğunluğunun yüksek olduğu yerlerde halkın ancak bir bölümü çiftçilik yapıyordu ama yoğun biçimde yiyecek üretmeye seferber edilmişlerdi ve böylece üretici olmayanlar için de fazla üretim yapıyorlardı. Onları seferber edenlerse şefler, rahipler, bürokratlar ve savaşçılardı. En büyük siyasal birimler yiyecek üretimini daha da artıran sulama sistemleri kurmak, balık havuzları inşa etmek için büyük işgücü toplayabiliyorlardı.” (s. 65)

Kitapta çevre koşulları sonucu gelişmiş adalar ve topluluklara iki örnek veriyor yazar. Bunlardan biri Tonga diğeri ise Hawaii adalarıdır. Ancak Avrasya’daki ülkelerle kıyaslandığında bunlar da az gelişmiş bölgeler olarak görülür. Ancak şunu da vurguluyor yazar. Pasifikteki adalara insanların yerleşmesinin tarihi yaklaşık 3.200 yıl önce gerçekleşti. Avrupa’da bu tarih 500.000 yıl ile ifade ediliyor. Ayrıca gelişenler de çevresindeki az gelişmişleri istila ediyor ve büyüyor.

Pasifik bölgesindeki gelişmiş adalardan birine örnek olarak ise Tonga gösteriliyor ve onun da gelişmesi şöyle: “On sekizinci yüzyılda Avrupalılar geldiği zaman Tonga şefliği ya da devleti, takımadalar arası bir imparatorluk halini almış durumdaydı. Tonga Takımadaları'ndaki adalar birbirine çok yakın olduğu, içlerinde arazisi parçalanmamış çeşitli büyük adalar bulunduğu için her bir ada tek bir şefin yönetimi altında birleşmişti; daha sonra en büyük Tonga adasının (Tongatapu'nun) şef soyundan gelen şefleri bütün takımadayı birleştirdiler, ardından takımada dışında, uzaklıkları 500 deniz milini bulan adaları fethettiler. Fiji ve Samoa ile düzenli biçimde ticaret yapıp Fiji’de Tonga kolonisi kurdular, saldırılara başladılar ve Fiji’nin birtakım bölgelerini ele geçirdiler. Bu ilk deniz imparatorluğu, her birinde 150 adamın bulunduğu büyük kanolardan oluşan bir donanmayla ele geçirilmiş ve yönetilmişti.” (s. 67)

3. Bölüm: Cajamarca Çatışması

Bölümü kısaca şöyle bir başlıkla özetleyebilirim: “Yeni Dünya ile Eski Dünyanın Karşılaşması”. Bu bölümde de tarihte yaşanan bir vaka/katliam ile farklı toplulukların ilk defa karşılaşması anlatılıyor. 1492 Kristof Kolomb yeni bir dünyayla karşılaşıyor. 1532’de ise Peru’da İnka İmparatoru Atahualpa ile İspanyol  Fransisco Pizarro’nun Cajamarca kasabasında karşılaşmasını anlatıyor bu bölümde yazar. İnkalar yaklaşık 80 bin kişilik bir orduya sahipler ve sadece 168 İspanyol asker o gün güneş batana kadar 7.000 İnkalıyı öldürüyor, tek biri bile yaralanmıyor. Olayı orda bulunan İspanyolların kaleme aldığı yazılardan tek bir metin şeklinde, onların anlatımı ile aktarıyor yazar. Daha sonra ise böyle bir olayın nasıl mümkün olabileceği ve sebepleri üzerinde duruyor.

“Bu İspanyol zaferlerini açıklamak için, onlarla işbirliği yapan Amerikalı yerlilerin yardımı, İspanyol silahlarının ve atlarının yeniliğinin psikolojik etkisi ya da (sık sık iddia edildiği gibi) İnkaların İspanyolları geri dönen tanrıları Viracocha sanmaları gibi nedenler göstermek yetmez… Daha önce hiç görmedikleri atlar, çelik silahlar, tüfekler karşısında Cajamarca’da İnkalar kuşkusuz donup kalmışlardı; ama Cajarmacadan sonra çarpışmalarda İspanyol silahlarını ve atlarını daha önce görmüş ve direnmeye kararlı bir İnka ordusu söz konusuydu. İlk fethin üzerinden altı yıl geçtikten sonra İspanyollara karşı iyi hazırlanmış, geniş çaplı, çok ciddi iki İnka ayaklanması oldu. Bütün bu çabalar İspanyolların silah üstünlüğü karşısında başarısızlığa uğradı.” (s. 82)

Aslında nasıl oluyor da bir avuç insan, onlardan kat be kat fazla olan İnkalıyı yenebiliyor sorusunun ilk cevabı yukarıdaki paragrafta mevcut. Sadece bu olay değil, bütün Kuzey ve Güney Amerika’daki bütün benzer karşılaşmalar için de geçerlidir. En birinci etken ve cevap tüfek/ateşli silahlardır. Buna çeliği, çelik zırhı ve çelik silahları, atları, süvarileri de ekleyelim. Bu da aslında  kitabın ismindeki tüfek ve çelik sözcüklerinin neden başlıkta olduğunun açıklamasıdır.

Pizarro ile Atahualpa karşılaşmasındaki en büyük rolü de İspanyolların sahip olduğu az sayıda at ve süvariler oynamıştı. Diamond atların dünyadaki savaşları etkileme gücünü ise şöyle bir paragrafla özetliyor: “MÖ 4000 yıllarında Karadeniz’in kuzeyindeki steplerde atların evcilleştirilmesiyle birlikte savaşların şekli de değişmeye başladı. Atlar at sahiplerine yaya olarak gidebileceklerinden çok daha uzak yerlere gitme, birden saldırıya geçme, karşı taraf üstün bir savunma gücü toparlamadan önce kaçma olanağı veriyordu. Cajamarca’da atların oynadığı rol, 20. yüzyılın başına kadar 6000 yıl boyunca etkisini sürdüren, sonunda bütün kıtalarda kullanılmaya başlanan atların nasıl bir askeri silah olduğunu gösteriyor. Süvarilerin ordudaki askeri üstünlüğünü yitirmesi I. Dünya Savaşı'nı buldu. İspanyolların atlar, çelik silahlar ve zırhlar sayesinde, metal hiçbir şeyleri olmayan piyade askerlerine karşı nasıl bir üstünlüğe sahip olduklarını düşününce çok kalabalık ordular karşısında sürekli savaş kazanmaları bizi şaşırtmamalı.” (s. 84)

Tabii sadece silaha, ata sahip olmak değildir İspanyolların üstünlük sağlamasındaki ana etkenler. Bir de onlardan önce yerlileri öldüren görünmez bir “silah” daha vardı. Bu da kitabın başlığındaki diğer kelimedir: Mikrop. Aslında Avrupalıların getirdiği hastalıklar onların kılıç ve tüfekle ördürdüğünden çok daha fazla öldürdü. Hatta bazı bölgelerde hastalıklar Avrupalılar gelmeden önce bütün bir topluluğu tamamen yok ettiği durumlar da yaşandı.

Şimdi Cajamarca’da yaşananlara dönüp, o güne nasıl gelinildiğine bakalım: “Nasıl oldu da Atahualpa Cajamarca'daydı? Atahualpa ile ordusu Cajamarca'daydı çünkü İnkalar arasında çıkan ve İnkaların ikiye bölünmesine ve zayıf düşmesine yol açan bir iç savaşta önemli çarpışmaları daha yeni kazanmıştı. Pizarro hemen bu bölünmeyi değerlendirdi ve bundan yararlandı. İç savaşın nedeni ise, Panama ve Kolombiya’ya gelen İspanyol göçmenlerin buralara çiçek hastalığını da getirmeleri, Güney Amerika yerlileri arasında yayılan bu hastalık yüzünden 1526 yılı dolaylarında İnka İmparatoru Huayna Capac ile saray halkının çoğunun, daha sonra da onun vârisi Ninan Cuyuchi’nin ölmesiydi. Bu ölümler Atahualpa ile üvey kardeşi Huascar arasında taht savaşını ateşledi. Bu salgın hastalık olmasaydı İspanyollar birleşik bir imparatorlukla karşı karşıya geleceklerdi.” (s. 84)

MİKROP

“Bağışıklığı olmayan insanlara önemli derecede bağışıklığı olan istilacılardan bulaşan hastalıklar. Çiçek, kabakulak, grip, tifüs, hıyarcıklı veba gibi Avrupa’da her zaman görülen bulaşıcı hastalıklar başka kıtalarda pek çok insanın ölümüne yol açarak Avrupalıların fetihlerinde önemli rol oynadılar. Örneğin, ilk İspanyol saldırısı 1520’de başarısızlıkla sonuçlandıktan sonra Aztekler çiçek hastalığından kırıldılar ve Montezuma'dan sonra tahta çıkan Cuitáhuac da kısa sürede öldü. Avrupalılarla gelen hastalıklar Avrupalıların kendilerinden çok önce kabileden kabileye bütün Amerika kıtalarına yayılmış, Kolomb öncesi dönemdeki Amerika’nın yerli nüfusunun, hesaplamalara göre % 95'inin ölümüne yol açmıştı. Kuzey Amerika kıtasında en yoğun nüfuslu, son derecede örgütlü yerli toplulukları, Mississippi şeflikleri 1492 ile 1600 tarihleri arasında, hatta ilk Avrupalılar gelip Mississippi Irmağı kıyısına yerleşmeden önce böylece yok olup gitmişlerdi. Avrupalı göçmenlerin 1713’te Güney Afrika’nın yerli Sarı halkını yok etmelerinde en büyük rol oynayan tek şey çiçek hastalığıdır. İngilizler 1788 de Sidney’e yerleştikten hemen sonra Avustralya yerlilerini kırıp geçiren salgın hastalıkların birincisi başlamıştı. Büyük Okyanus adalarıyla ilgili, elimizde sağlam belgeleri bulunan bir örnek daha var: Argo gemisinin enkazından karaya çıkmaya çalışan birkaç Avrupalı gemicinin 1806’da getirdiği ve Fiji'yi kasıp kavuran salgın hastalık. Tonga’nın, Hawaii’nin, başka Büyük Okyanus adalarının tarihlerinde de benzeri salgın hastalıkların izleri görülür.” (s. 84 – 85)

Tabii bütün bunlar İspanyolların nasıl Amerikalı yerliler üzerinde üstünlük sağladıklarının cevabıdır. Yazarın sorduğu ve üstünde durduğu başka bir soru ise neden İspanyollar Peru’ya gitti de İnkalar gidip de İspanya’yı işgal etmedi? En başlıca sebebi İspanyolların denizde uzun mesafe kat edecek gemileri ve onları yapacak gemi teknolojileri vardı. Ayrıca bu teknolojiyi geliştirecek siyasal örgütlenmeye sahipti.

YAZI

İspanyolların üstün olmasının bir diğer ve çok önemli bir sebebini ise yazar yazıyı sahip olmaları ve bunun sonucu bilgi birikimi ve bunun nesiller boyunca aktarabilme ve toplumda yayabilme şeklinde açıklıyor.

“Sonuç olarak Pizarro'nun Atahualpayı esir ediş olayı bize Amerikan yerlilerinin Avrupa’ya gidip orada sömürge kurmaları yerine Avrupalıların Yeni Dünya’da sömürge kurmalarında etkili olan en yakın nedenleri gösterir. Pizarro'nun başarısında etkili olan nedenler arasında tüfeklere, çelik silahlara ve atlara dayanan askeri teknoloji vardır; Avrasya’da her zaman görülen bulaşıcı hastalıklar vardır; Avrupa’nın denizcilik teknolojisi vardır; Avrupa'daki devletlerin merkezi siyasal örgütü vardır; yazı vardır. Bu kitabın adı bir bakıma, Avrupalıların başka kıtalardaki halkları egemenlikleri altına almalarına olanak tanıyan bu yakın nedenlerin kısaca ifade edilmiş biçimidir.” (s. 89)

Jared Diamond - Tüfek Mikrop ve Çelik (2. Kısım)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder