14 Nisan 2017

Jared Diamond - Tüfek Mikrop ve Çelik (2. Kısım)

Bu kısımda yiyecek üretiminin toplumların gelişmesi üzerindeki etkileri üzerinde duruluyor. Aslında cevap aranan temel soru bir önceki bölümlerde üzerinde durulan soru ile aynıdır. Neden Avrupalılar gelip Amerika’yı ele geçirdi de, Amerikan yerlileri gidip de İspanya’yı ele geçirmedi. Ayrıca nasıl oldu da çok az sayıdaki İspanyol, sayıları binlerce olan İnkaları yendi.


2. Kısım: Yiyecek Üretiminin Başlaması ve Yayılışı
4. Bölüm: Çiftçinin Gücü

Önceki bölümlerde verilen cevaplar arasında tüfeklerinin olması, mikroplara karşı bağışıklık ve çelik silahlar şeklinde kitabın adı ile kısaca özetleyebiliriz. Ancak bütün bunların temelinde yatan neden ise yani Avrupalılara bunları kazandıran temelde yatan sebep de yiyecek üretimidir.

“Ama, daha sonra göreceğimiz gibi, yiyecek üretimi tüfeklerin, mikropların ve çeliğin gelişiminin dolaylı bir önkoşuluydu. Bunun sonucu olarak da, farklı kıtalarda halkların çiftçiliğe ve hayvan yetiştiriciliğine geçip geçmeme ya da geçiş zamanlarındaki coğrafi faklılıklar, bu halkların daha sonraki yazgıları arasındaki benzemezlikleri büyük oranda açıklar.” (s. 95)

Bu doğrultuda yazar Jared Diamond, yiyecek üretiminin farklı alanlarını bir bir incelemeye başlıyor. En başta toprağı ekip biçerek yapılan üretim. Karşılaştırılan iki toplum var: birincisi toplayıcılık/avcılık yapanlar, diğeri ise ekip biçen/havyacılık yapan toplumlar.

İşte çiftçilik, bir topluma, çiftçilik yapmayana göre aynı alandan daha fazla yiyecek elde etmesine imkân sağlıyor. “Sonuç olarak bir dönüm toprak, yaban hayvan ve bitkilerle geçinen insanlara göre 10 ya da 100 kat fazla çiftçiyi ve hayvan yetiştiricisini doyurabilir. Bu çıplak sayısal üstünlük yiyecek üreten kabilelerin yaban hayvan ve bitkilerle geçinen kabileler karşısında kazandığı askeri üstünlüklerin birincisiydi.” (s. 95)

Yiyecek üretimi aynı zamanda toplumun bir toprağa yerleşmesi, yiyecek depolaması, nüfuzun hızlı artışı, asker, bürokrat, zanaat insanı, kralı besleyecek bir topluma dönüşmesine yol açıyor. Çünkü çiftçilik bütün bu zümreyi doyuracak kadar üretim yapabiliyor. Toplayıcı/avcı toplumlarda ise herkes sadece kendi yiyeceğini topladığı için bütün bu sayılan meslek türleri ya kısıtlı sayıda ya da hiç oluşmuyor.

Kitabın bu bölümünde bu sıralananlarla yiyecek üretimi ile Avrupalıların Amerika’yı ele geçirebilmesi arasındaki ilişkiler inceleniyor.

Yiyecek üretiminde toprağı ekmek ile birlikte evcil hayvanlar da önemli rol oynuyor. Evcil hayvanlar yiyecek, et, süt, yağ anlamına geliyor. Aynı zamanda tarım için gübre, tarımda saban çekmek için kullanılıyor. Bazen de bazı toplumlarda hayvan tezeği yakılıyor, ısınma için de kullanılıyor. Evcil hayvanlar aynı zamanda mikropların insana bulaşması ve bu toplumların bu hastalıklara karşı bağışıklık kazanması da demektir.

Yiyeceğin artması doğrudan nüfus artışında etkilidir. Yiyecek depolama da uzman sınıf, krallar, bürokrat sınıfının oluşmasında ana faktörlerdendir.

“Kısacası bitki ve hayvanların evcilleştirilmesi daha çok yiyecek, bunun sonucunda da daha yoğun nüfus anlamına geliyordu. Yiyecek fazlalığı ve (bazı bölgelerde) bu yiyecek fazlasını hayvanların çektiği taşıtlarla nakletme olanağı yerleşik hayata geçilmesinin ve siyasal olarak merkezileşmiş, toplumsal olarak katmanlılaşmış, ekonomik olarak karmaşık, teknolojik olarak yenilikçi toplumların kurulmasının ön şartıydı. Bu nedenle bitki ve hayvanların evcilleştirilmesi imparatorlukların, okuryazarlığın, çelik silahların niçin ilk önce Avrasya'da geliştiğini, öteki kıtalarda ya daha sonraya kaldığını ya da hiç gelişmediğini kesin biçimde açıklamaktadır. Yiyecek üretimiyle fetih arasında daha sonra ayrıntısıyla inceleyeceğimiz temel bağlantıların listesi, bu listeye atların ve develerin askeri amaçlarla kullanılmasını ve hayvanlardan bulaşmış olan mikropların öldürücü gücünü ekledikten sonra tamamlanmış oluyor.” (s. 102 - 103)

5. Bölüm: Tarihte Kimler Varlıklıydı Kimler Değildi?

Bu bölümde daha çok yiyecek üretiminin nerelerde erken ve nerelerde geç başladığı üzerinde duruluyor. Ayrıca hangi bölgelerin hangi bitki ve hayvanları evcilleştirdiği inceleniyor.

Diamond, hangi bölgelerin bitki ve hayvanları evcilleştirildiğini bulmak ve aynı zamanda da hangi tarihlerde evcilleştirdiklerini öğrenmek için arkeolojik kazılarda bulunan yiyecek kalıntılarının radyokarbon yöntemi ile incelendiğinde söylüyor ve bu bölümde söz konusu yöntemden ayrıntılı bahsediyor. Ayrıca iki tür radyokarbon yöntemi –yeni ve eski- olduğunu ve bunların verdiği sonuçların bazen birkaç bin yıl farklı olduğuna değiniyor.

Bundan dolayı kitabın başlarında da düzeltilmiş ve düzeltilmemiş tarihlerden bahseden yazar, kendisinin son 15.000 yıl derken düzeltilmiş tarihleri kullandığını vurguluyor ve şöyle uyarıda bulunuyor: “Benim bu kitapta son 15.000 yıl için verdiğim tarihler düzeltilmiş tarihlerdir. İlk yiyecek üretimiyle ilgili olarak bu kitaptaki tarihlerle bazı genel kabul görmüş başvuru kitaplarındakiler arasında okur bir tutarsızlık görürse bunun nedeni işte budur.” (s. 126)

Bundan sonra yiyecek üretiminin bağımsız olarak ya da başka bir yerden görerek ya da alarak başladığı yerler üzerinde duruluyor.

Yiyecek üretiminin tamamıyla bağımsız olarak, yöresel bitkilerin (bazen de hayvanların) evcilleştirilmesiyle, başka herhangi bir yerden herhangi bir bitki ya da hayvan gelmeden başlayan bölgeler:

- Yakındoğu ya da Bereketli Hilal olarak da bilinen Güneybatı Asya;
- Çin;
- (Orta ve Güney Meksika ile Orta Amerika’nın buraya yakın bölgesine verilen adla) Mezoamerika;
- Güney Amerika Andları ile belki de ona bitişik Amazon havzası;
- Amerika Birleşik Devletleri’nin doğusu. (s. 128)

“Yiyecek üretiminin bağımsız olarak başladığı yer olmaya aday bu dokuz bölge arasında hem bitkilerin hem hayvanların en erken (kesin tarihleriyle, bitkiler MÖ 8500, hayvanlarsa MÖ 8000 dolaylarında) evcilleştirildiği yer Güneybatı Asya'ydı; ilk yiyecek üretimiyle ilgili olarak saptanmış sağlıklı pek çok radyokarbon tarihi de buraya aittir. Çin için de neredeyse bu kadar erken tarihler söz konusudur ama Amerika Birleşik Devletleri'nin doğusu için bu tarih pek açık bir biçimde aşağı yukarı 6000 yıl sonrayı gösterir. Öteki altı aday bölge için sağlam kanıtlara dayanan ilk tarihler Güneybatı Asya'nınkilerle boy ölçüşemez. Bu öteki altı bölgedeki ilk merkezlerin çok azının tarihi güvenilir biçimde saptanmıştır, bu yüzden gerçekten de Güneybatı Asya'nın gerisinde kalıp kalmadıklarından ve (kaldılarsa) ne kadar geride kaldıklarından emin olamayız.” (s. 129)

Yiyecek üretiminin doğrudan başlamadığı bölgeler de var. Burada ise iki tür yiyecek üretiminden başlamasından söz ediliyor. Birincisi, yiyecek üretiminin başka yerlerden gelen tarım bitkilerinin önderliğinde başladığı, yani başka bölgelerde, o yörenin yaban bitki ve hayvanlarıyla geçinen insanlar bu bitkileri komşularından kendileri alıp çiftçilik yapmaya başladılar. İkincisi, kendi yörelerine dışarıdan gelen çiftçiler ürün paketini yanlarında getirdi. Böyle olduğunda ise çiftçiler yerel avcılardan daha hızlı üreyerek onları öldürmek, yerinden kovmak ya da sayıca onlardan üstün olmak olanağını buldu.

“Kısacası yiyecek üretimi dünyada ancak birkaç yerde bağımsız olarak başladı ve çok farklı zamanlarda başladı. Bu çekirdek bölgelere komşu bazı bölgelerde yaşayan avcı/yiyecek toplayıcılar yiyecek üretimini öğrendiler, başka bazı komşu bölgeleriyse bu çekirdek bölgelerden gelen yiyecek üreticileri işgal etti ve oradaki avcı/yiyecek toplayıcıların yerini aldı -yine tabii çok farklı zamanlarda. Sonuçta, yiyecek üretimine ekolojik olarak elverişli olan bazı bölgelerin insanları tarihöncesi zamanlarda ne kendi başlarına ne de başkalarından öğrenerek tarıma geçebildiler; çağdaş dünyanın akımına uğrayıncaya kadar avcı/yiyecek toplayıcı olarak yaşadılar. Yiyecek üretimine geçiş hamlesini en erken yapmış olan insanlar için tüfeklerin, mikropların ve çeliğin yolu açılmış oldu. Böylece tarihte varlıklılar ile varlıksızlar arasında çatışmalar sürdü gitti.” (s. 134)

6. Bölüm: Çiftçilik Yapmalı mı Yapmamalı mı?

Dünyada yiyecek üretimi M.Ö. 8500’de Bereketli Hilal adı verilen Akdeniz bölgesindeki yerleşim yerlerinde başladı. Bu bölümde avcılık/yiyecek toplama ile yiyecek üretimine geçiş anlatılıyor. Yiyecek üretimine nasıl geçildi ve yayıldı.

Yiyecek üretimine geçiş ve üretmek ile toplamak/avlamak arasındaki ilişkiler ele alınan bölümde şu uyarı ve önerme yer alıyor: “Bütün bunlardan anlaşıldığına göre insanların sanki daha önce karınlarını doyurma olanakları hiç yokmuş gibi çiftçiliğe başlama kararını boşlukta verdiklerini düşünmemeliyiz. İşin doğrusu, yiyecek üretimiyle avcılık/yiyecek toplayıcılığını birbiriyle yarışan, birbirinin seçeneği stratejiler olarak görmek.” (s. 142)

Yiyecek üretiminin ortaya çıkmasında etkili olan beş ana sebebi ise Diamond şöyle sıralıyor:

1 - Yaban yiyecek bulmanın güçleşmesi
2 - Evcilleştirilebilir yaban bitkilerinin daha çok bulunur hale gelmesi
3 - İbrenin avcılık ve yiyecek toplayıcılığından başka yöne kaymasının bir başka nedeni de, son aşamada yiyecek üretiminin dayanağı olacak olan teknolojik gelişmelerin birikmesiydi -yaban yiyecekleri toplama, işlemden geçirme ve saklama teknolojileri.
4 - Bir dördüncü neden insan topluluklarının nüfus yoğunluğundaki artışla yiyecek üretiminin ortaya çıkışı arasındaki iki yönlü ilişkidir.
5 - Coğrafi sınır

7. Bölüm: Badem Nasıl Yetiştirilir?

Bu bölümün temel sorusu şu: “Öyleyse ilk çiftçiler hiç farkında olmadan bitkileri nasıl evcilleştirdiler? Örneğin, nasıl oldu da ne yaptıklarının hiç farkında olmadan zehirli bademleri zararsız hale getirdiler?” (s. 150)

Özet olarak bu bölümde ilk bitkilerin, nasıl evcilleştirildiği ve yetiştirildiği anlatılıyor. Ayrıca nasıl oldu da yabani badem acı, yetiştirilen badem acı değil. Ya da birçok yabani bitkiler zehirli, onların evcilleştirilen ve yetiştirilen türleri zehirli değil. Ayrıca özellikle birçok yabani meyve küçükken, nasıl oldu da yetiştirilen türleri daha büyük hale geldi soruları üzerinde duruluyor.

Böyle bir evcilleştirme ve yetiştirmeye bir örnek: “Farklı amaçlarla farklı dölleri seçilmiş tek bir yaban bitkiden görünümleri hayli farklı bitkilerin türemesi özellikle öğretici bir olgudur. Babil İmparatorluğu zamanında (pazı olarak adlandırılan günümüzün pancar çeşitleri gibi) yaprakları için yetiştirilen pancar daha sonra yenebilir kökleri için, en sonunda da (18. yüzyılda) içindeki şeker için (şekerpancarı) yetiştirildi. Belki de başlangıçta yağlı tohumları için yetiştirilen lahana bitkisinin atası daha sonra, bazı lahanalar (günümüzdeki lahana ve karalahana gibi) yaprakları için, bazıları (yerlahanası gibi) gövdesi için, kimileri (brüksel lahanası gibi) tomurcukları için, kimileri (karnabahar ve brokoli gibi) çiçekleri için seçile seçile büyük bir çeşitlenmeye uğramıştır.” (s. 160)

“Eski zamanda kırlarda dolaşan insanlar yenebilir yaban bitkileri seçerken ister bilinçli ölçütlerden hareket etmiş olsunlar ister bilinçsiz, bu seçilim sonucunda yaban bitkilerin tarım bitkilerine dönüştürülmesi başlangıçta bilinçsiz bir süreçti. Bu süreç yaban bitki tekleri arasından bizim yaptığımız seçimlerle başladı, yaban doğada şansı olan yaban bitki teklerinden farklı tekler için uygun olan bahçelerde bitki teklerinin birbiriyle yarışmasıyla başladı.” (s. 169)

8. Bölüm: Elmalar mı Yerliler mi?

Bu bölümde iki soruya cevap aranıyor. Bölümün başında yazar bu soru cümlelerini şöyle aktarıyor: “Acaba Kaliforniya, Avrupa, Avustralya’nın ılıman bölgeleri, Afrika’nın ekvator altı bölgesi gibi tarıma son derece elverişli, verimli alanlarda tarım niçin kendi başına bağımsız olarak hiçbir zaman başlamadı? Tarım niçin, kendi başına bağımsız olarak başladığı yerlerin bazılarında erken, bazılarında geç başladı?” (s. 171)

“Birbirine karşıt iki açıklama geliyor akla: Bütün sorun yöre halkından kaynaklanıyordu ya da yörede bulunan yaban bitkilerden. Öte yandan yerkürenin bol su bulunan ılıman ya da tropik bölgelerinin hemen hemen hepsinde evcilleştirmeye uygun yeterince yaban bitki bulunduğunu biliyoruz. Bu durumda bazı bölgelerde tarımın başlamamış olmasının nedenleri o bölge insanlarının kültürel özelliklerinde aranmalıdır. Beri yandan yerkürenin büyük bir bölgesindeki insanların belki hiç değilse bazılarının evcilleştirmenin yolunu açacak denemelere açık insanlar olması gerekiyordu. O zaman bazı bölgelerde yiyecek üretiminin başlamamış olması ancak uygun yaban bitkilerin bulunamamasıyla açıklanabilir.” (s. 171-172)

“ Bereketli Hilal de ilk evcilleştirilen dört meyvenin hepsinin Doğu Akdeniz’in çok ötelerine kadar yayılmış yaban çeşitleri vardı; ilk olarak Doğu Akdeniz’de evcilleştirilmiş görünen zeytin, üzüm, incir İtalya’nın batısında, İspanya’da ve Kuzeybatı Afrika’da da vardı; hurma ağaçlarıysa bütün Kuzey Afrika ve Arabistan’a yayılmıştı. Besbelli ki bu dördü yaban meyvelerin en kolay evcilleştirilenleriydi. Peki Bereketli Hilal dışındaki insanlar neden bunları evcilleştiremedi de ancak bunlar Doğu Akdeniz’de evcilleşip oradan tarım bitkisi olarak geldiği zaman yetiştirmeye başladılar?” (s. 174)

Diamond, bu sorduğu sorulara üç sebep ve cevap veriyor.

Birincisi: “Bereketli Hilal'in bir üstünlüğü Akdeniz iklimi olarak anılan, kışları ılık ve yağışlı, yazları uzun, sıcak ve kurak geçen iklim kuşağında yer almasıdır. Bu iklim uzun ve kurak bir mevsime dayanabilen, yağmurlar başladığında hemen büyümeye başlayan bitkilere uygun bir iklimdir. Bereketli Hilal'deki pek çok bitki, özellikle tahıl ve baklagil türleri insanlara yararlı hale gelecek şekilde uyum göstermişlerdir: Bunlar yıllık bitkilerdir, yani kurak mevsimde bitki kurur ve ölür.” (s. 176)

İkincisi: “Bereketli Hilal'in bitki örtüsünün ikinci bir üstünlüğü, Bereketli Hilal tarım bitkilerinin çoğunun yaban atalarının zaten bol bulunur ve çok verimli olmasıdır; geniş tarlaları kaplarlar, avcı/yiyecek toplayıcılar bunların değerini çok iyi bilir.” (s. 178)

Yani Bereketli Hilal’de bulunan yaban bitkiler hem bereketli hem de evcilleştirilmeye çok uygundur. Ekildiğinde, buğday gibi bire elli ürün veriyor. Ayrıca evcilleştirilmesi de kısa sürüyor. Ancak Amerika’da evcilleştirilen Mısır ise yüzyıllar süren bir zaman diliminde günümüzdeki büyüklüğü, verimliliğe ulaşmıştır.

“Buğday ve arpanın geçirdiği bu hızlı evrimi Yeni Dünya’nın başta gelen tahıl ürünü mısırın öyküsüyle karşılaştıralım. Mısırın olası atası yaban rayana adıyla bilinen yaban bitki, tohumları ve çiçek yapısı bakımından mısırdan o kadar farklıdır ki ata olarak oynadığı rol bile botanikçiler tarafından uzun süre tartışılmıştır. Yaban rayananın yiyecek olarak değeri avcı/yiyecek toplayıcıları etkilemiş olamaz: yaban haldeyken yaban buğdaya göre daha az verimliydi, evrimleşmiş bugünkü mısıra göre çok daha az tohum veriyordu, tohumları yenmeyen sert bir kabuk içinde saklıydı. Yaban rayananın yararlı bir ürüne dönüşmek için üreme biyolojisi açısından büyük değişiklikler geçirmesi, tohum yatırımını büyük oranda artırması, tohumlarının o taş gibi sert kabuklarından kurtulması gerekiyordu. Arkeologlar minicik boyuttaki eski mısır koçanlarının baş parmak büyüklüğüne evrilmesi için kaç yüzyıl ya da kaç bin yıl geçmiş olması gerektiği konusunu hâlâ heyecanla tartışıyorlar, ama bugünkü büyüklüklerine ulaşmaları için o zamandan sonra birkaç bin yılın daha geçmesi gerektiği apaçık ortada. Buğday ve arpanın dolaysız değerleriyle yaban rayananın yarattığı güçlükler arasındaki karşıtlık Yeni Dünya insan topluluklarıyla Avrasya insan topluluklarının gelişimi arasındaki farklılıkların önemli bir nedeni olabilir.” (s. 178-179)

Üçüncüsü: “Bereketli Hilal bitki örtüsünün üçüncü bir üstünlüğü erdişi bitkilerin, “iki cinslilerin” -yani genellikle kendi kendilerini tozlayan, dölleyen, pek ender olarak başkalarıyla tozlaşan bitkilerin- yüzdesinin yüksek olması.” (s. 179)

Bu bölümde üç bölge kıyaslanıyor. Birincisi Bereketli Hilal, çok bitkinin evcilleştirildiği ve tarımın erken başladığı ve Amerika ile Yeni Gine, tarımın çok daha sonraları başladığı ve az sayıda bitkinin ekilip biçildiği bölgeler. Tabii buradaki asıl soru da şu; Bereketli Hilal’deki insanlar, tarımın çok geç ve sınırlı sayıda başladığı bölgelerdeki insanlara göre kültürel olarak daha üstünler mi? Yazarın cevabı aynı. Daha önceki bölümlerde de açıkladığı gibi temel faktör çevre koşulları ve bölgelerdeki bitki örtüsü ile ilgilidir.

“Bereketli Hilal'de tarım, "temel bitkiler" diye adlandırılan (çünkü o bölgede belki de bütün dünyada tarımın temelinde onlar bulunur) sekiz bitkinin evcilleştirilmesiyle başladı. Bu sekiz temel bitki şunlardır: Tahıl olarak çiftsıralı buğday, teksıralı buğday, arpa; baklagillerden mercimek, bezelye, nohut, acı burçak; liflilierden keten bitkisi. Bu sekiz bitki içinde yalnızca ikisi, keten bitkisi ile arpa, Bereketli Hilal ve Anadolu dışında yaban halde yaygın olarak bulunuyordu. İkisi çok az yayılmıştı, nohut yalnızca Güneydoğu Türkiye'de bulunuyordu; çiftsıralı buğdaysa yalnızca Bereketli Hilal'de. Dolayısıyla tarımın Bereketli Hilal'de bulunan yöresel yaban bitkilerin evcilleştirilmesiyle başlayabilme olanağı vardı, başka yerlerde evcilleştirilmiş yaban bitkilerden elde edilmiş tarım bitkilerinin beklenmesine gerek yoktu. Oysa bu temel bitkilerin ikisi dünyada Bereketli Hilal dışında hiçbir yerde evcilleştirilemezdi çünkü yaban halde başka hiçbir yerde bulunmuyordu.” (s. 184)

“Tahıllara dayalı yerleşik köyler yiyecek üretimi başlamadan da zaten vardı ve avcı/yiyecek toplayıcılara tarım ve hayvancılığa geçiş konusunda bir ön hazırlık olanağı sağladılar. Bereketli Hilal'de avcı/yiyecek toplayıcıların yiyecek üretimine geçmeleri bir oranda hızlı oldu: MÖ 9000 yılı gibi geç bir tarihe kadar insanların hiç tarım ürünleri ve evcil hayvanları yoktu, ama MÖ 6000'de bazı toplumlar neredeyse tamamıyla tarım bitkileri ve evcil hayvanlarla geçinir duruma gelmişlerdi.” (s. 185)

“Mezoamerika'daki durum bunun tam tersiydi: Bu bölgede evcilleştirilebilecek yalnızca iki hayvan vardı (hindi ve köpek), bu hayvanlar da inekler, koyunlar, keçiler ve domuzlarla karşılaştırıldığında çok az et veriyorlardı; Mezoamerika'nın başlıca besin kaynağı olan mısır ise, daha önce açıklandığı gibi, evcilleştirmesi güç ve belki de çok zaman alan bir bitkiydi. Bunun sonucu olarak Mezoamerika'da evcilleştirme MÖ yaklaşık 3500 yıllarına kadar (bu tarih de kesin değil) başlamış olamazdı; ilk adımları atanlar da hala göçebe olan avcı/yiyecek toplayıcılardı; yerleşik köyler MÖ yaklaşık 1500 yılına kadar kurulmadı.” (s. 185)

“Yiyecek üretiminin başlaması konusunda Bereketli Hilal'in sahip olduğu üstünlükleri tartışırken, Bereketli Hilal'deki halkların kendilerinin sahip olabileceklerini düşündüğümüz üstünlüklerine başvurmak zorunda kalmadık. Aslına bakarsanız bölge halklarının, yiyecek üretimi paketinin etkililiğine katkıda bulunmuş olabileceği düşünülen biyolojik üstünlükleri olduğunu ileri süren birinin olduğunu da bilmiyorum. Ama Bereketli Hilal'in iklim, doğal çevre, yaban bitkiler ve hayvanlar gibi ayırıcı özelliklerinin hepsinin birlikte bize inandırıcı bir açıklama sağladığını gördük.” (s. 186)

Yazar bölümün devamında örnek olarak seçtiği Yeni Gine ve Amerika’da hangi bitkilerin yerel olarak evcilleştirildiği, hangi tarihlerde ve hangi aşamalardan geçtiği, hangi bitkilerin ise dışarından getirildiğini ayrıntılı anlatıyor. Kısacası bu bölgelerde tarımın geç başlamasının bölgede bulunan yaban bitkileri ile yapılan açıklamalarına yer veriyor.

Amerika’daki gelişimin özeti şöyle: “Meksika ürünleri MS 1'den itibaren ticaret yolları aracılığıyla sonunda Amerika Birleşik Devletleri'nin doğusuna ulaşmaya başladı. Mısır MS yaklaşık 200 yılında geldi ama yüzyıllarca hiç önemli bir rol oynayamadı. En sonunda, MS yaklaşık 900 yılında Kuzey Amerika'nın kısa yazlarına uyum sağlamış yeni bir mısır ortaya çıktı, MS yaklaşık 1100 yılında fasulyenin de gelmesiyle Meksika'nın mısır, fasulye ve balkabağından oluşan ürün üçlüsü tamamlanmış oldu.” (s. 197)

“Yeni Gine'de olduğu gibi, Amerika Birleşik Devletleri'nin doğusunda da yerli yiyecek üretiminin belli sınırları aşamaması Amerika'nın yerli halklarının kendileriyle ilgili değildi, Amerika'daki canlılar topluluğu ve çevreyle ilgiliydi.” (s. 199)

“Bu noktaya kadar örnek olarak birbirine karşıt üç bölgeyi ele aldık, üçünde de yiyecek üretimi yerel olarak başlamıştı. Bir uçta Bereketli Hilal bulunuyor, öteki uçta Yeni Gine ve Amerika Birleşik Devletleri'nin doğusu. Bereketli Hilal'deki halklar yerel bitkileri çok erken bir tarihte evcilleştirdiler. Çok daha fazla türü evcilleştirdiler, çok daha verimli ya da değerli türleri evcilleştirdiler, çok daha geniş bir yelpaze oluşturan çeşitlilikte bitkiyi evcilleştirdiler, yoğun yiyecek üretimini çok daha hızlı geliştirip çok daha hızlı bir şekilde nüfus yoğunluklarını artırdılar, bütün bunların sonucunda da çağdaş dünyaya daha ileri bir teknolojiyle, daha karmaşık siyasal örgütlenmeyle, başka halklara bulaştıracak daha fazla salgın hastalıkla girdiler.
Bereketli Hilal ile Yeni Gine ve Amerika Birleşik Devletleri'nin doğusu arasındaki farkların insanların kendilerinden, yeteneklerinin sınırlılığından kaynaklanmadığını, doğrudan doğruya evcilleştirmeye uygun mevcut yaban hayvan ve bitki türü takımlarının farklılığından kaynaklandığını gördük. Başka bir yerden daha verimli bir ürün geldiğinde (Yeni Gine'de tatlı patates, Amerika Birleşik Devletleri'nin doğusunda Meksika üçlüsü örneğinde görüldüğü gibi) yerli halklar hemen bunlardan yararlanıyor, yiyecek üretimini artırıyor, büyük bir nüfus artışı gösteriyorlardı.” (s. 199)

9. Bölüm: Zebralar, Mutsuz Evlilikler ve Anna Karenina İlkesi

Bu bölümde ilk hayvanların insanlar tarafından nasıl evcilleştirildiği konuları üzerinde duruluyor.

“Büyük evcil memeli hayvanların, bu hayvanlara sahip olan insan toplulukları için ne bakımlardan önemli olduğunu IV. Bölüm’de hatırlamıştık. Her şeyden önce bize et, süt ürünleri, gübre, kara ulaşımı, deri, askeri hücum aracı, saban sürmek için çekiş gücü ve yün sağlıyorlardı; bir de mikrop sağlıyorlardı, daha önce hiç almamış olanları öldüren mikroplar.” (s. 206)

“Ayrıca, tabii, küçük evcil memeliler, evcil kuşlar ve böcekler de insanlara yararlıydı. Eti, yumurtası ve tüyü için pek çok kuş evcilleştirilmişti: Çin’de tavuk, Avrasya’nın bazı bölgelerinde çeşitli kaz ve ördek türleri, Mezoamerika’da hindi, Afrika’da beçtavuğu, Güney Amerika’da berberistan ördek. Avrasya ve Kuzey Amerika’da kurtlar evcilleştirilmiş ve bizim köpeklerimiz gibi kullanılmıştı, av köpeği, bekçi köpeği, ev hayvanı, bazı toplumlarda da yiyecek olarak. Yiyecek olarak kullanılan kemirgenler ile başka küçük, memeli evcil hayvanlar arasında Avrupa’da tavşan, Andlar’da kobay, Batı Afrika’da dev bir fare ve Karayip Adaları'nda hutia denen bir kemirgen bulunuyordu. Avrupa’da tavşan avlamak için kır sansarı evcilleştirilmişti, Kuzey Afrika ile Güneybatı Asya’da zararlı kemirgen hayvanları avlamak için kedi evcilleştirilmişti. 19. yüzyıl ve 20. yüzyıl gibi yakın zamanlarda evcilleştirilmiş küçük memeli hayvanlar arasında kürkü için yetiştirilen tilki, mink, çinçilla ile ev hayvanı olarak bakılan hamster vardır. Evcilleştirilmiş böcekler bile vardır, örneğin Avrasya’da bal elde etmek için balarısı, Çin’de ipek elde etmek için ipekböceği.” (s. 206-207)

“Bu hayvanların pek çoğundan yiyecek, giyecek elde ediliyor ya da vücudumuzu sıcak tutmada yararlanılıyordu. Ama bunların hiçbiri saban ya da arabaya koşulmuyor, hiçbirinin sırtına insan binemiyor, köpekler dışında hiçbiri kızak çekmiyor ya da savaş çarkını döndürmüyordu; hiçbirinin yiyecek olarak büyük evcil memeli hayvanlar kadar değeri yoktu. Bu yüzden de bu bölümün geri kalanı büyük memeli hayvanlara ayrıldı.” (s. 207)

“Böylece büyük memeli hayvanların evcilleştirildiği başlıca bölgenin Avrasya olmasının bir açıklaması, en başında o kıtanın en fazla sayıda yaban memeli türü adayına sahip olması ve son 40.000 yıl içinde en az sayıda adayın soyunun tükenmesidir.” (s. 122)

Ayrıca yazar şu soruları da soruyor: “Niçin Avrasya’da at evcilleştirildi de Afrika’da zebra evcilleştirilemedi? Niçin Amerika’nın pekarileri ya da Afrika’nın gerçek yabandomuzlarının üç türü evcilleştirilmedi de Avrupa’nın domuzu evcilleştirildi? Niçin Afrika mandası ya da Amerika’nın bizonu değil de Avrasya’nın beş yaban sığır türü (Avrupa bizonu, manda, yak, gaur, banteng)? Niçin Kuzey Amerika’nın boynuzlu koyunu değil de (bizim evcil koyunun atası) Asya’nın muflon kovunu?” (s. 212)

Evcilleştirmeye engel 6 neden:

Beslenme: “Yani, 500 kilogramlık bir inek yetiştirmek için yaklaşık 5000 kilogram mısır gerekir. Beri yandan 500 kilogramlık bir etobur yetiştirmek isterseniz onu 50.000 kilogram mısırla beslenmiş 5000 kilogram otoburla beslemeniz gerekir.” (s. 220)

Büyüme Hızı: “Sahip olmaya değmesi için evcil hayvanın çabuk büyümesi gerekir. Goriller ve filler otobur olmalarına, yiyecek seçmek gibi kötü huyları olmamasına, çok fazla et vermelerine karşın bu kural gereği elenmektedir. Fil ve goril yetiştiriciliği yapmaya kalkışacak bir kişi, sürüsündeki hayvanların yetişkin hayvan boyutuna ulaşması için 15 yıl mı bekleyecek? Filleri çalıştırmak isteyen günümüz Asyalıları filleri yaban ormanda yakalayıp uysallaştırmayı daha zahmetsiz buluyorlar.” (s. 220)

Bir Yere Kapatarak Yetiştirmenin Zorlukları: “Biz insanlar başkalarının gözü önünde sevişmekten hoşlanmayız; değerli olma olasılığı bulunan bazı hayvan türleri de bunu sevmez. Kara hayvanlarının en hızlısı olan çitaları, binlerce yıldır evcilleştirmek için çok çaba göstermiş olmamıza karşın bu işi başaramamamızın nedeni budur.” (s. 221)

Kötü Huyluluk: “Kuşkusuz yeterince büyük bütün memeli türleri bir insanı öldürebilir. Domuzlar, atlar, develer, sığırlar insan öldürmüştür. Yine de bazı büyük hayvanlar çok daha kötü huyludur ve ötekilere göre iflah olmaz derecede tehlikelidir. Evcilleştirilmeye görünüşte en uygun pek çok aday insanları öldürme eğilimleri yüzünden elenmiştir.

En açık örneklerden biri boz ayıdır. Ayı eti pahalı bir yiyecektir, boz ayıların 900 kiloyu bulanları vardır, (avcılıklarının üstüne yoktur ama) temelde otoburdurlar, bitkisel yiyecek yelpazeleri çok geniştir, insanların çöpleriyle semirirler (bu yüzden de Yellowstone ve Glacier Ulusal Parkı’nda büyük sorunlara yol açarlar), oransal olarak hızlı büyürler. Boz ayılar bir yere kapatıldıklarında uslu dursalar et üretimi için onlardan iyisi olmaz. … Boz ayıları bir yıldan daha uzun bir zaman elde tutmak intihar demek olurdu; uysallaştırılmış yetişkin bir ayı bilmiyorum ben.” (s. 222)

Korku ve Telaş Eğilimi: “Hiçbir ceylan türü evcilleştirilemedi. Birden fırlayan, körlemesine duvarlara saldırıp çarpan, neredeyse 10 metre havaya sıçrayabilen, saatte 75 kilometre hızla koşan bir hayvanı gütmeye çalıştığınızı düşünün bir kez!” (s. 224)

Toplumsal Yapı: “Evcilleştirilmiş büyük memeli hayvan türlerinin hemen hemen hepsinin yaban atalarının üç ortak özelliği olduğu ortaya çıkmıştır: Sürüler halinde yaşarlar; sürünün üyeleri arasında iyi gelişmiş aşamalı bir üstünlük düzeni vardır; sürüler karşılıklı olarak birbirini dışlayan egemenlik bölgelerinden ziyade üst üste binen yayılma alanlarında yaşarlar. Örneğin, yaban at sürülerinde bir aygır, beşaltı taneye kadar kısrak ve onların tayları bulunur.” (s. 225)

“Böyle toplumsal hayvanlar güdülmeye yatkındırlar. Birbirlerine tahammül ettikleri için onları bir araya toplamak olanağı vardır. Üstün bir önderin arkasına içgüdüsel olarak takılıp gittikleri ve insanları önder olarak belledikleri için bir çoban ya da çoban köpeği onları kolayca istediği yere sürebilir. Sürü hayvanları kalabalık halde bir ağıla kapatıldıklarında hiç rahatsız olmazlar çünkü yaban doğada sıkışık kalabalık gruplar halinde yaşamaya alışkındırlar.” (s. 225)

“Bunun tam tersine, başına buyruk yalnız yaşayan hayvan türlerinin üyelerini gütmek olanaksızdır. Birbirlerine tahammül edemezler, insanları bellemezler ve içgüdüsel olarak baş eğen hayvanlar değildirler.” (s. 226)

“İkincisi, yılın bir bölümünde sürü halinde yaşayan pek çok tür, üreme mevsiminde yalnız yaşar, kavgalaştıkları, birbirlerinin varlığına tahammül edemedikleri bir dönemdir bu. Geyik ve antilop türlerinin (yine rengeyiği dışında) çoğu için bu doğrudur, ayrıca Afrika’nın o ünlü sürücül antilop türlerinin hepsinin evcilleştirilmesini engelleyen de budur.” (s. 226)

10. Bölüm: Uçsuz Bucaksız Gökler ve Savrulan Baltalar

“Arka sayfadaki dünya haritasında (Şekil 10.1) kıtaların biçimlerini ve yönlerini karşılaştırın. Çok açık bir fark gözünüze çarpacak. Amerika kıtalarının doğu-batı yönünde değil kuzey-güney yönünde uzandığını göreceksiniz: Doğu-batı yönünde en geniş noktasında 5000 km, Panama Kıstağı'nda en dar olduğu noktada yalnızca 65 km iken, kuzey-güney yönünde 14.400 km. Bu demektir ki Amerika kıtalarının ana ekseni kuzey-güney eksenidir. Aynı şey, Amerika derecesinde olmasa da Afrika için de doğrudur. Oysa bunun tam tersine, Avrasya’nın ana ekseni doğu-batı yönündedir. Kıtaların eksenlerinin yönü insan tarihi üzerinde etkili olduysa nasıl oldu?” (s. 229)

“Anlaşıldığına göre yiyecek üretimine uygunluk açısından bölgeler nasıl farklılıklar gösterdiyse, yiyecek üretiminin yayılışı da kolaylık bakımından dünyada büyük farklılıklar gösterdi. Ekolojik olarak yiyecek üretimine çok elverişli olan bazı bölgeler tarihöncesi çağda, yakın çevrelerinde tarihöncesi yiyecek üretimi bölgeleri bulunmasına karşın asla bu üretime geçemediler. Örneğin, çiftçilik de hayvan yetiştiriciliği de Amerika Birleşik Devletleri’nin güneybatısından Amerikan yerlilerinin Kanadasına sıçrayamadı ya da Yeni Gine ve Endonezya'dan Avustralya’ya sıçrayamadı, Güney Afrika’nın Natal İli'nden Güney Afrika’nın Cape Town bölgesine sıçrayamadı. Tarihöncesi dönemde yiyecek üretiminin yayıldığı bütün o bölgeler arasında bile yayılmanın hızı ve tarihi hayli farklıydı. Bir uçta doğu-batı ekseni boyunca hızlı bir yayılma görülüyordu: Güneybatı Asya'dan hem batıya, Avrupa ve Mısır’a hem doğuya İndus Vadisi'ne (yılda ortalama 1,1 km hızla), Filipinler'den doğuya, Polinezya’ya (yılda 5,1 km hızla) yayılmıştı. Buna karşılık kuzey-güney ekseni boyunca yavaş bir yayılma görülüyordu: Yılda 0,8 kilometrenin altında bir hızla Meksika'dan kuzeye, Amerika Birleşik Devletleri’nin güneybatısına; mısır ve fasulye üretimi yılda 0,5 kilometrenin altında bir hızla Meksika'dan (yaklaşık MS 900 yılında Amerika Birleşik Devletleri’nin doğusunda verimli hale gelmek üzere) kuzeye; lama yetiştiriciliği yılda 0,3 kilometre hızla Peru'dan kuzeye, Ekvador’a yayılmıştı. Meksika’da mısır, benim tutucu tahminim gibi ve bugün de bazı arkeologların hâlâ tahmin ettiği gibi, MÖ 3500’de değil de, eskiden pek çok arkeologun (şimdi hâlâ da pek çoğunun) düşündüğü gibi çok daha önce evcilleştirilmişse bu farklar çok daha büyük olabilir.” (s. 231)

“Sonuç olarak, Avrasya’nın doğu-batı ekseni, Bereketli Hilal tarım bitkilerinin İrlanda'dan İndus Vadisi ne kadar ılımlı enlem kuşağında tarımı hızla başlatmasına ve Doğu Asya’da bağımsız olarak başlamış tarımı zenginleştirmesine olanak sağladı. Öte yandan Bereketli Hilal'den uzak yerlerde ama aynı enlemlerde ilk kez evcilleştirilmiş tarım bitkileri de Bereketli Hilal’e yayılabildiler.” (s. 240)

“Avrasya’da doğu-batı yönündeki yayılmanın kolaylığıyla Afrika’nın kuzey-güney ekseni doğrultusundaki yayılmanın güçlüğünü karşılaştırın. Bereketli Hilal’in ilk tarım bitkileri Mısır’a çok çabuk ulaştı, daha sonra güneye, Etiyopya’nın serin yaylalarına yayıldı, daha öteye geçemedi. Güney Afrika’nın Akdeniz iklimi onlar için olağanüstü elverişliydi ama Etiyopya ile Güney Afrika arasındaki 3000 kilometrelik tropik koşullar aşılması olanaksız bir engel oluşturuyordu. Buna karşılık Sahra’nın güneyindeki Afrika tarımı (süpürgedarısı, Afrika tatlı patatesi gibi) Sahel kuşağında ve tropik Batı Afrika’da yerel olarak bulunan, yüksek sıcaklıklara, yaz yağmurlarına, ekvatora yakın enlemlerin uzunluğu değişmeyen gündüzlerine uyum sağlamış yaban bitkilerin evcilleştirilmesiyle başladı.” (s. 242)

“Unutmayın ki genetik incelemeler bize Bereketli Hilal tarım bitkilerinin çoğunun tek bir evcilleştirme sürecinin ürünü olduğunu gösterir, bu tarım bitkileri öylesine hızlı yayılmıştır ki aynı ya da akraba türlerin başka yerlerde evcilleştirilmesini önlemiştir. Bunun tersine Amerika’nın yaygın görünen yerli tarım bitkilerinin çoğunun Mezoamerika’da, Güney Amerika’da, Amerika Birleşik Devletleri’nin doğusunda bağımsız olarak evcilleştirilmiş akraba türlerden ya da hatta aynı türün genetik olarak açıkça farklı cinlerinden oluştuğu görülür. Horozibiğigillerin, fasulyelerin, ıspanakgillerin, kırmızıbiberlerin, pamukların, balkabaklarının, tütünlerin içinde birbirine çok yakın türlerden birinin yerini farklı coğrafyalarda başkası alır.” (s. 244)

“Eksenlerinin yönü bakımından kıtalar arasında bulunan farklar yalnızca yiyecek üretiminin değil, başka teknolojilerin ve buluşların yayılmasını da etkiledi. Örneğin, MÖ 3000 yılı dolaylarında Güneybatı Asya’da ya da yakınlarında icat edilen tekerlek birkaç yüzyıl içinde Avrasya’da hızla doğuya ve batıya büyük oranda yayıldı, oysa Meksika’da tarihöncesi dönemde bağımsız olarak icat edilen tekerlek güneye, Andlara asla ulaşamadı. Aynı şekilde, Bereketli Hilal'in batı bölümünde MÖ 1500 yılına gelmeden geliştirilmiş olan alfabe ile yazı ilkesi bin yıl içinde batıya, Kartaca’ya ve doğuya, Hindistan’a yayıldı ama tarihöncesi dönemde Mezoamerika’da gelişen yazı sistemi neredeyse 2000 yıl Andlar’a ulaşamadı.” (s. 246-247)

“Kuşkusuz tekerlek ve yazı, tarım ürünleri gibi enlemle, gün uzunluğuyla dolaysız olarak ilişkili değildir. Özellikle yiyecek üretimi ve sonuçları yoluyla, dolaylı bir biçimde ilişkilidir. İlk tekerlekler tarım ürünlerini nakletmek için kullanılan öküz arabalarının birer parçasıydı. İlk yazı, yiyecek üreticisi köylülerin desteğiyle ayakta duran seçkinler sınıfının tekelindeydi, ekonomik ve toplumsal açıdan karmaşık toplumların (saltanat propagandası, mal envanteri, bürokrasi kayıtları tutma gibi) amaçlarına hizmet ediyordu. Genel olarak tarım bitkisi, hayvan varlığı, yiyecek üretimiyle ilgili teknoloji değiş tokuşu yapan toplumların başka şeylerin değiş tokuşunu yapma olasılıkları daha yüksekti.” (s. 247)

Bu eksenlerle yazar neden bazı bölgelerin daha hızlı geliştiği her türlü teknolojiye sahip olduğu, diğerlerinin ise olamadığı sorularına cevap olarak diğer bölümlerde kullanacaktır.

Devam edecek...

Jared Diamond - Tüfek, Mikrop ve Çelik (1. Kısım)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder