15 Aralık 2017

Hermann Hesse - Siddhartha

Alman yazar Hermann Hesse’nin “Siddhartha” başlıklı kitabı, hayatı boyunca kendini arayan, arayış içine olan bir kişinin hikâyesini anlatıyor. Romanın ana karakterinin adı Siddhartha. Genç ve zeki bir Brahman’dır. Kendini, çevresini sorgulayan biri ve bir arayış içinde yollara düşer. Hayatı boyunca arayışına devam eder.

Romandaki olaylar Gotama Buddha’nın (kısa adıyla Buddha’nın) yaşadığı dönemde geçiyor. Ana karakter Siddhartha da Buddha’yı görüp konuşuyor, öğretilerini dinliyor, beğeniyor ama kabul etmiyor. Siddhartha, Buddha ile görüşmesinden sonra da arayışına devam ediyor.

Bu arada Siddhartha’nın kelime anlamı Sanskritçe “amacına ulaşan” demektir. Ayrıca Siddhartha, Buddha’nın başka bir ismidir: Siddhartha Gautama. Böylece Alman yazar Hermann Hesse, bir yandan sürekli arayış içinde olan genç bir Brahman’ın öyküsünü anlatıyor, Buddha ile görüştürüyor. Bir yandan da ikisi arasında bağlantı kurarak Buddha öğretilerine yer veriyor romanında.

Romanın ana karakteri Siddhartha, çevresinde geleceği parlak biri olarak görülüyor. Zekidir, akıllıdır ve toplumun ondan istediği her şeyi başarıyla yerine getiriyor. Ancak içinde bir huzursuzluk var. Yaşamı, yaptıklarını ve özellikle de ruhban sınıfının öğrettiği dini bilgileri ve ayinleri sorgular:

“Tanrılara sunulan sungulara ve yalvarıp yakarmalara söz yoktu, ama bu kadarcık mıydı hepsi? Sungular mutluluk getiriyor muydu? Sonra, bu tanrılarda durum nasıldı? Gerçekten Prajapati mi yaratmıştı dünyayı? Atman değil miydi yaratan, Atman, o, biricik varlık, evrende tek varlık? Tanrıları da birer yaratık değil miydi, benim ve senin gibi yaratılmış, zamana bağımlı, ölümlü yaratıklar? ... Atman’dan, bu biricik varlıktan başkasına kurbanlar sunulabilir, başkasına tapınılabilir miydi o zaman? Ve nerede bulunabilirdi Atman…” (s. 13- 14)

Hem tanrılarını sorguluyor hem de bu tanrıları da Atman yapmışsa o zaman nasıl tanrıdırlar diye düşünüyor. Tek olan tanrıyı, gerçek yaratıcıyı aramak istiyor. İşte bu istek aynı zamanda ona huzursuzluk veriyor. Huzuru, bilgiyi, gerçeği öğrenme arayışı içinde ormanda yaşayan, dünyadan neredeyse elini eteğini çeken bir gruba katılı, bir Samana olur.

Samanalar ormanda yaşıyor, az yiyor, çok oruç tutuyor ve günde bir defa yemek yediklerinde de onu da çevredeki köylerden dileniyor, sadakalarla yaşamlarını yarı çıplak bir şekilde geçiriyorlar. Siddhartha da Samanalara katılırken onlar gibi yapar, yaşadığı bütün rahatı, eski hayatını geride bırakır.

“Siddhartha, giysisini yolda rastladığı yoksul bir Brahmana verdi. Kendisi edep yerini örten bir bez parçası ve haki renkte dikişsiz bir üstlükle kaldı. Günde yalnız bir öğün yemek yiyor, pişmiş şeyleri hiç ağzına koymuyordu. On beş gün oruç tuttu bir defasında, bir defasında da yirmi sekiz gün. Kalçalarındaki et eriyip gitti. Büyümüş gözleri sıcak düşlerle yandı, tutuştu, kuruyup incelmiş parmaklarında tırnakları iyice uzadı ve çenesini çalı gibi, bakımsız bir sakal kapladı. Bakışları buz gibi soğudu kadınlarla karşılaştıkça; şık giyimli insanlarla dolu bir kentten geçerken ağzı küçümsemeyle büzüldü. Tacirlerin ticaretle uğraştığını, prenslerin avlanmaya gittiğini, yaslıların ağlayıp sızlayarak ölülerinin yasını tuttuğunu, fahişelerin gelip geçenlere kendilerini peşkeş çektiğini, hekimlerin hasta tedavisiyle uğraştığını, rahiplerin ekin ekilecek günü saptadığını, sevgililerin seviştiğini, annelerin çocuklarını emzirdiğini gördü, ama bütün bunlar gözlerinin bakışına değmeyecek şeylerdi, hepsi yalan söylüyordu, hepsi pis pis kokuyor, yalan dolan kokuyor hepsi, hepsi soyluluk, mutluluk ve güzellik bağışlayan şeylermiş gibi sahte bir izlenim uyandırmaya çalışıyordu, ama her şey gerçekte çürüyüp kokuşmaydı yalnızca. Dünyanın acı bir tadı vardı. Eziyetti yaşamak.” (s. 21)

Siddhartha, Samaların yanında uzun süre geçirir. Ancak tam da istediğini elde edemiyor.  Aradığı o gerçek ve huzura kavuşamıyor. Ben’inden kurtulamıyor. Bundan dolayı da yeni öğretici arıyor. Samanaları terk ediyor ve ismi kulağına çok sık gelmeye başlayan bir kişinin,  Gotama Buddha’nın olduğu yere koyulurlar. Bu arada Siddhartha’ya Samalara katılmasından başlayarak arkadaşı Govinda eşlik eder, çünkü onu çok seviyor ve nereye gitse ondan ayrılmamak için kendisine söz vermiştir.

Siddhartha ve Govinda, Buddha’nın olduğu şehre gelir, onu görür, öğretisini dinlerler. Her ne kadar Siddhartha, bu öğretileri çok beğense de kabul etmiyor ve yoluna, arayışına kaldığı yerden devam eder. Govinda ise Bıddha’nın keşişleri arasında katılır.

“Düşüne düşüne yürüyen Siddhartha, bir ara yavaşladı ve sordu kendi kendine: “Peki ama, nedir senin öğretilerden ve öğretmenlerden öğrenmek istediğin ve sana öğretmenlik edenlerin bir türlü sana öğretemediği?” Ve şu yanıtı verdi soruya: “Hikmetini ve içyüzünü öğrenmek istediğim şey, Ben’di. Kurtulmak, alt etmek istediğim şey Ben’di. Ama alt edemedim, sadece yanılttım, sadece kaçtım ondan, sadece saklanıp gizlendim. Doğrusu, dünyada benim bu Ben’im kadar, bu yaşıyor olduğum, başkaları gibi ve başkalarından ayrı biri olduğum, Siddhartha olduğum bilmecesi kadar kafamı başka hiçbir şey kurcalamadı. Ve dünyada kendim kadar, Siddhartha kadar az bildiğim başka hiçbir şey yok!” (s. 45)

Gençlik yıllarında kendisini yokluk içinde yaşamaya adayan Siddhartha, belirli bir arayıştan sonra bu sefer tam tersi bir yaşama atılır. Bir şehre gelir ve burada Kamala isimli güzel bir kadınla tanışır. Ancak görüntüsü bir dilenci görüntüsüdür. Yıllarca sadece ormanda yaşamış, hiçbir şeyi de yoktur. Ancak yaşam onu bu sefer farklı bir yöne çeker.

Kamala’nın da yardımıyla ticarete atılır, zengin olur, evi, bahçesi olur. Her gün hizmetçileri öğün öğün yemek getirir. Cinsel hazlara kaptırır kendisi, kumar bağımlısı olur. Uzun bir süre, daha önce tiksindiği insanların yaşamını yaşar. Dünyevi amaçlar peşinde koşar. Eski Siddhartha’yı kaybeder. Eskisi gibi düşünemiyor, açlığa dayanamıyor ve arayışını da tamamen unutmuştur.

“Uzun zaman Siddhartha dünya yaşamını, hazlar ve zevklerin yaşamını sürdürmüş, ama hiçbir zaman bu yaşamın içinde yer almamıştı. Samanalıkla geçen o ateşli yıllarda öldürdüğü duyuları yeniden hayata açmıştı gözlerini; Siddhartha zenginliğin tadına varmış, şehvetin tadına, güç ve kudretin tadına varmıştı…” (s. 80)
“Dünya onu avucuna almış, zevk, şehvet, miskinlik ve nihayet kötü huyların her zaman en aptalcası olduğunu düşünüp hepsinden çok küçümsediği ve alay ettiği açgözlülük onu ele geçirmişti. Ayrıca, mal, mülk ve servet hırsı da yakasına yapışmış, bir oyun, bir süs olmaktan çıkıp bir zincire, bir yüke dönüşmüştü.” (s. 83)

Ancak bir gün Siddhartha bütün bunları elinin tersi ile itmeyi ve bir anda hepsini bırakarak şehirden uzaklaşmayı da bilir. Şehirden çıkar ve eskisi gibi arayışına devam eder. Yine yollara düşer. Bu yol ise onu son menziline götürecektir. Daha önce onu şehre götüren yolda karşılaştığı kayıkçının yanına. Yaşamının geri kalanını da burada geçirecektir. Ama oraya varana kadar içinden şunlar geçer:

“Bundan böyle kendi kendisiyle hiçbir alıp vereceği olmamasını, huzura kavuşmayı, ölüp gitmeyi yürekten arzuluyordu. Ah, keşke bir yıldırım çarpıp onu cansız yere serseydi! Kaplanın biri çıkıp gelse de onu yiyip yutsaydı keşke! Bir şarap, bir zehir olsaydı da, onu hiçbir şey duyup hissetmez duruma soksaydı, her şeyi unuttursaydı ona, uyusa ve bir daha uyanmasaydı! Başka bir pislik kalmış mıydı kendini pisletmediği, bir günah kalmış mıydı işlemediği, bir budalalık kalmış mıydı başvurmadığı, ruhunu ıssız çöle çeviren bir adım kalmış mıydı atmadığı? Böyle bir durumda yaşayabilir miydi artık? Böyle bir durumda nefes almak, nefes vermek, hâlâ bu işi sürekli tekrarlamak, açlık hissetmek, yemek yemek, uyumak, eskisi gibi kadınlarla yatmak mümkün müydü?” (s. 91)

Dünya haz ve zevklerine kapıldığı yaşamında sonra yeni bir Siddhartha doğar. Eski Siddhartha’yı terk eder. Nehrin kıyısında kayıkçı Vasudeva ile yaşar, düşünür ve arayışına devam eder. Burada, aşkı, sevgiyi ve sevişmeyi öğrendiği Kamala ile yeniden karşılaşacak, bir oğlu olduğunu görecektir. Ayrıca yine burada eski arkadaşı Govinda ile karşılaşacak, kendi öğretilerinden ona bahsedecektir.

“Bilgelik bir başkasına anlatılamaz; bir bilgenin başkalarına anlatmaya çalıştığı bilgelik aptalca bir şey gibi gelir kulağa.” (s. 143) diyen Siddhartha, öğretilebilen şeyin bilgi olduğunu, yoksa bilgeliğin öğretilebilen bir şey olmadığını söyler. Çünkü kendisi de bilge bir kişi olabilmek için geçtiği yolu düşünür. Ormanda geçirdiği yokluk içinde yıllar, sonra dünya nimetleri ve her türlü kötülüğü yaptığı (Sansara da deniliyor bu döneme kitapta) dönem ve sonunda da Nirvana’ya kavuştuğu bir dönem geliyor.

“Asla bir insan ya da bir eylem tümüyle Sansara, tümüyle Nirvana değildir, asla bir insan tümüyle kutsal ya da tümüyle günahkâr olamaz.” (s. 144)

Hermann Hesse, romanı lirik bir üslupla yazmıştır. Türkçe çevirisinde de bu akıcılık hissediliyor ve roman çok akıcı bir şekilde okunuyor.

Hermann Hesse
Siddhartha
Çev: Kamuran Şipal
İstanbul
Can Yayınları
2016
152 sayfa.

2 yorum: