21 Aralık 2017

Natalie Babbitt - Ölümsüz Aile

“Angus birden uyandı ve yüzündeki gülümseme kayboldu. Gözlerini açtı. “Neden uyandırdın beni,” diye içini çekti. “Yine o rüyayı görüyordum, hani hepimiz cennetteymişiz ve Treegap’a hiç gitmemişiz.”

Bir aile düşünün, ölümsüz olan bir aile ve baba Angus da hep normal insanlar gibi yaşayıp sonra da ölmenin hayalini kurarak yaşıyor. Aslında ölümsüzlük birçok kitap ve filme konu olan bir temadır. Okuyan herkes de ‘Keşke ben de ölümsüz olsaydım’ diye içinde geçirebilir. Ancak Natalie Babbitt’in “Ölümsüz Aile” başlıklı romanının ana karakterleri olan Tuck ailesi ise tam tersini düşünüyor. Çünkü ne anne baba yaşlanıyor ne de çocukları büyüyor. Başlarından geçen bir olay sonucu oldukları yaşta kalmışlar. En küçük çocukları 17 yaşından sonra hiç büyümemiş, hep olduğu gibi kalmış. Ancak gerçek yaşı 107. Başlarına türlü kazalar gelmiş ancak bütün ölümcül olaylardan tek çizik almadan sağ kurtulmuşlar.

Natalie Babbitt de “Ölümsüz Aile” başlıklı romanında ölümsüzlük konusunu işliyor ancak herkesin arzu ettiği şekilde değil, istenmeyen yönlerini göstererek. Bu kitap aynı zamanda bana Jorge Luis Borges’in “Ölümsüz” başlıklı öyküsünü hatırlattı. Borges’in hikâyesinin ana karakteri de bir gün ölümsüzlük veren bir nehirden su içiyor ve sonsuz bir yaşama kavuşuyor. Ancak birkaç asır geçtikten sonra birçoğuna göre belki de büyük bir hediye, lütuf olarak görülebilecek ölümsüzlükten kurtulmak ister ve şöyle düşünür: Eğer bir yerde ölümsüzlüğü veren bir nehir varsa, başka bir yerde de bundan kurtulmayı, yani yeniden ölümlü olmayı veren bir nehir de olmalıdır. Bu düşünceyle kendisini ölümlü yapacak nehri aramakla geçirir.

Natalie Babbitt’in “Ölümsüz Aile” romanındaki Tuck ailesi de bir ormanın içindeki küçük bir pınardan su içer. Tabii başlarından geçen birkaç ölümcül olaydan ailenin bazı fertleri, hatta atları dahi sağ kurtulunca bunun sebebini merak ederler. Çok sonra böyle bir pınardan kedileri hariç herkesin içtiğini, kedi hariç herkesin o günden sonra hiç yaşlanmadığını fark ederler.

Ölüm, her zaman korkulan, ölümsüzlük, sonsuz yaşama, uzun yaşama ise her zaman istenilen ve arzu edilen bir şeydir. Ancak Tuck ailesi istemeden elde edikleri bu ölümsüzlüğü böyle görmüyor. Çünkü yıllar geçtikçe ölümsüz olmanın getirdiği olumsuz durumlarla karşılaşmışlar. Mesele komşuları hiç yaşlanmadıklarını gördükçe onları cadı ilan etmiş ve sürekli bir yerden başka bir yere taşınarak yaşamışlar. Oğullarından Miles evlenmiş, çocuk sahibi olmuş. Ancak bir gün gelmiş ki çocukları ile aynı yaşta görünmeye başlamış. Kısacası yazar Babbitt, ölümsüzlüğü herkesin arzuladığı bir durum değil de tam tersi, istenmeyen bir durum olarak gösteriyor romanında.

Tuck ailesi ölümsüzlüklerini gizleyerek yıllarca yaşamışlar. Çocukları farklı yerlere gitmiş. Her on yılda bir ancak bir araya geliyorlar. Ölümsüzlüklerini bir sır gibi saklamışlar, ölümsüzlük veren pınardan kimseye bahsetmemiş ve ondan faydalanmaya da çalışmamışlar. Onlara göre ne ölümsüzlükle lanetlenmiş olacak kadar kötüdürler ne de ölümsüzlük lütfedilecek kadar da çok iyi insanlardır. Ayrıca başkalarının da bu sudan içerek dünyanın ölümsüz insanlarla da dolup taşmasını arzu etmiyorlar.

Ancak günün birinde sonunda biri bu pınarı görür ve içmeye çalışır. Winnie isimli bir çocuktur bu. Ailenin en genç çocuğu Jesse’yi korulukta pınardan su içerken görür ve o da içmeye kalkışır. İşte Tuck ailesi bu küçük çocuğa hem sırlarını hem de neden bu sudan içmemesi gerektiğini anlatmaya çalışır.

Bu arada sırları bir kere ortaya çıkmıştır. Yıllar önce Miles’ı terk edip giden eşinin anlattıklarından ölümsüz bir aile olduğunu öğrenen bir kişi onların sırlarını öğrenmek için yollara düşer ve sonunda onları bulur. Tek istediği kendisini ölümsüz yapmak, bu pınarı bulmak, büyük paralar karşılığında suyu sadece bunu alabileceklere satarak zengin olmaktır. Tuck’ların sahip olup da hiç istemediği şeyi o çok arzu ediyor.

“Eğer bir şeye doğduğunuzdan beri sahipseniz ilginizi çekmez, ancak başkasınınsa ilginç gelir size.”

Diğer yandan ise Tuck’lar 10 yaşındaki Winifred (Winnie) Foster’e ölümsüzlüğünün hayal edildiği kadar da iyi bir şey olmadığını anlatmaya çalışır. Anne Mae Tuck şöyle der: “Uzun mu kısa mı olduğuna bakmadan hayatı sevmeli insan,” dedi sakin bir sesle. “Sana verileni şikâyet etmeden kabul etmelisin. Biz de herkes gibi yaşayıp gidiyoruz işte.”

Tuck’larndan her biri Winnie ile ayrı ayrı konuşur. Baba Angus, anne Mae, büyük çocuk Miles. Miles ile Winnie arasında ölümsüzlükle ilgili geçen konuşmada şöyle örnek verir:

“Burada gerçekten çok fazla kurbağa var,” dedi Winnie.
“Öyle,” dedi Miles. “Kaplumbağalar gelmediği sürece daha da artacak. Bir de büyük balıklar, kurbağayı gördüler mi kaçırmazlar.”
Winnie kurbağaların karşı karşıya olduğu bu tehlikeyi düşünerek içini çekti. “Hiçbir şey ölmeseydi ne kadar iyi olurdu.”
“Ah, bilemiyorum,” dedi Miles. “Düşünsene sayıları ne kadar çok artardı, biz insanlar da öyle çoğalırdık ki, bu dünyada adım atacak yer kalmazdı ve birbirimizi ezmeye başlardık.”

Son olarak daha çok çocuklar için yazan Natalie Babbitt’in bu romanı, “MEB 100 temel eser listesi”nde (ilköğretim) yer alan eserlerden biridir.

Natalie Babbitt
Ölümsüz Aile
Özgün adı: Tuck Everlasting
Çev: Bülent O. Doğan
16. Baskı
Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
İstanbul
2010
108 sayfa.

4 yorum:

  1. Merhabalar blog keşif etkinliginden geliyorum. Blogunuzu takibe aldım. Sizleride beklerim. https://dogamucizelerii.blogspot.com.tr

    YanıtlaSil
  2. Hem çocuğum için hem kendim için alıp okumayı düşündüğüm bir kitap.

    YanıtlaSil