11 Haziran 2018

Stefan Zweig - Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu

Stefan Zweig’in kitapları arasında şimdiye kadar en çok beğendiğim eseri bu uzun öyküsü oldu: “Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu”. Okurun hiçbir zaman ismini bilmeyeceği bir kadın ana karakterin “ölümsüz aşkını” Zweig, aynı zamanda aşkın psikolojisini de ortaya koyarak okura sunuyor.

Edebi eserlerde acı dolu aşklar vardır. İster bizim edebiyatımızdaki Leyla ve Mecnun’u düşünün, ister Batı edebiyatındaki Abelard ve Heloise’yi hatırlayın. Her ne kadar her iki aşk öyküsünde de acıklı bir hikâyesi varsa da Zweig’in bu kitapta bahsettiği aşkın öyküsü tamamen farklıdır. İlk bahsettiğim örneklerde, aşıklar birbirine kavuşamasa da karşılıklı bir aşk söz konusudur. Zweig ise birkaç defa da olsa kavuşmanın yaşandığı, ancak tek taraflı ve ömür boyu beklenti ve acı içinde olan bir aşkı anlatıyor.

Hiç abartmadan bir oturuşta okuyabileceğiniz kitaplardan biridir Stefan Zweig’in “Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu” uzun öyküsü. Zweig’in bu kitapla birlikte dört uzun öyküsünü okudum ve bana göre en popüler olan Satranç isimli kitabından çok daha iyidir bu kitabı.

Aşk insana neler yaptırabilir? İşte bu öykü de bir anlamda aşkın uç sınırlarını zorlayan bir olayı anlatıyor. Zweig’in öyküsünün ana karakteri olan kadının ismini hiç bilmeyeceğiz. Ancak onu bir defa gördükten sonra son nefesine kadar karşılıksız ve ölümsüz aşkla sevdiği kişinin isminin ise en azından “R.” olduğunu öğreniyoruz.

R. bir yazardır ve bir gün gezilerinden birinden eve döndüğünde bir mektup alır. İki düzine sayfayı geçmeyen mektuptan ise deyim yerindeyse bir aşk destanı çıkar. Bilinmeyen kadın, mektupta hiçbir zaman ismini vermez. Bunu bilerek yapmıştır. Çünkü R. de birkaç defa birlikte olduğu bu kadının ismini hiçbir zaman bilmemiştir. Ancak mektuptan çıkan öykü öyle kolay kolay atlatılabilecek, geçiştirilecek ve unutulabilecek türden değildir. Mektup bittikten sonra alıcısının ne yaptığını bilemeyiz ancak böyle bir olayın etkisinden kolay kolay kurtulamayacağı da açıktır.

Öykünün ana karakteri kadın çok sevdiği kişiyi ilk defa 13 yaşında görür. Karşı komşularıdır. İlk önce çocukça ve saf bir aşk diyebileceğimiz bu duygular, zamanla çok daha farklı bir şeye dönüşür. Aynı zamanda ana karakteri de değiştirir. Bilinmeyen bir  kadın mektubunda şöyle der:

“Bütün hayatımı değiştirmiştin. O güne kadar okulda kayıtsız ve sıradan bir öğrenci iken, ansızın birinci oldum, gecenin geç saatlerine kadar pek çok kitap okuyordum, zira senin kitapları sevdiğini biliyordum, senin müziği sevdiğine inandığım için birdenbire, neredeyse inatçı bir ısrarla ve annemi hayretler içersinde bırakarak piyano çalışmaya başladım. Hoşuna gidebilmek ve sana layık görünebilmek için giysilerimi temiz tutuyor ve söküklerini dikiyordum, ve eski okul önlüğümle –annemin eski bir ev elbisesinden bozmaydı– sol tarafındaki eski ve dört köşe lekeden dolayı kendimi korkunç hissediyordum. Onu fark edip beni aşağı görmenden korkuyordum; bu yüzden ne zaman korkudan titreyerek merdivenlerden yukarıya koşsam okul çantamı lekenin üstüne bastırıyordum. Oysa bu, son derece aptalcaydı: Çünkü sen beni asla, neredeyse hiçbir zaman görmedin.” (s. 13)

Bilinmeyen kadın mektubunda sık sık kendi canından çok sevdiği kişi tarafından hiçbir zaman görülmediğini söyler. Zaten hiçbir zaman ismini de bilmemiştir. Buna rağmen birkaç defa da olsa aralarında kısa süren birliktelikler yaşanmıştır. R. için o sadece ilişki yaşadığı kadınlardan biriydi. Gelip geçen, ismini bile hiçbir zaman bilecek kadar uzun kalmayacak hayatındaki onca kadından sadece biri.

Mektubun ilk satırlarından bilinmeyen kadın çocuğunun öldüğünü söyleyerek başlar öyküsünü anlatmaya. Bu çocuk ise âşık olduğu kişi ile geçirdiği birkaç gecenin sonucunda dünyaya gelir. Çocuğu ondan habersiz büyütür. Bunun için sebepleri vardır. Bu sebepler ise neden hiçbir zaman onu sevdiğini söylemediği sebepler ise aynıdır.

Kitabın çevirmeni Ahmet Cemal, Sonsöz’de bu sebepleri şöyle anlatıyor: “Kadın, kısa beraberliklerinde ona yıllardır âşık olduğunu hiçbir zaman söylemez. Söylediği takdirde, erkeğe paylaşılmamış bir derin duygudan ötürü sorumluluk yükleyebileceğinden korkar. Zaten ondan bir çocuğu olduğunu da aynı nedenle gizler. Çünkü kadına göre yaşadığı aşk, ancak karşısındaki erkek tarafından bu boyutta anlaşılabildiği takdirde bir “karşılıklı aşk” olabilecektir. Bu olmadığı takdirde kadın, büyük tutkusunu hep bir “bilinmeyen” olarak, yani tek başına yaşamaya razıdır.” (Ahmet Cemal, Sonsöz: “Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu” ya da Aşkın Psikolojisi”, s. 61)

Çocuğu olana kadar farklı bir yaşam süren bu bilinmeyen kadın, âşık olduğu kişiden bir oğlu olunca daha farklı bir yaşam sürmek zorunda kalır.

“Bu dünyada yoksul insanın hep ezilen, aşağılanan, kurban edilen insan olduğunu biliyordum” (s. 41) der ve çocuğunu yoksulluktan korumak, daha iyi bir yaşam ve eğitim vermek için neler yaptığını hiç çekinmenden anlatır.

“İşte bu yüzden, sadece bu yüzden, sevgilim, kendimi sattım. Bu, benim için bir fedakârlık değildi, çünkü insanların genellikle onur ve ayıp diye adlandırdıkları, benim gözümde önem taşımıyordu; sen, yani bedenimle ait olduğum tek insan olan sen, beni sevmiyordun, o yüzden bedenime ne olacağı artık umurumda değildi.” (s. 42)

Zweig bu çok acıklı aşk öyküsü ile okuru ilk satırlardan kitaba bağlamasını bilmiştir. Bir yandan acıklı bir aşk hikâyesi, diğer yandan çocuğu ölen bir annenin acısı, hiçbir zaman karşılık bulmayacak bir sevgi.

“Çocuğum öldü, bizim çocuğumuz –şimdi dünyada senden başka onu sevecek kimse kalmadı. Fakat sen kimsin ki benim için? Sen, beni asla, asla tanımayan, bir su birikintisinin yanından geçercesine yanımdan geçip giden, bir taşa basarcasına üstüme basan, hep, ama hep yoluna devam eden ve beni sonsuz bir bekleyiş içerisinde bırakan sen, kimsin ki benim için? Sadece bir defa seni alıkoyabileceğimi sandım, seni, hep kaçak olanı çocuğunda tutabileceğimi sandım. Fakat sonuçta o senin çocuğun: bir gecede acımasızca benden uzaklaştı, bir yolculuğa çıktı ve asla geri dönmeyecek. Ben yine yalnızım, her zaman olduğumdan çok daha fazla yalnızım, hiçbir şeyim yok, senden hiçbir şeyim yok –artık ne çocuk, ne bir sözcük, ne bir hatırlayış ve biri senin yanında adımı söylese, bir yabancı gibi umursamaz gidersin.” (s. 52)

Stefan Zweig
Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu
Özgün adı: Brief Einer Unbekannten
Çev: Ahmet Cemal
2. Basım
Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
İstanbul
2013
62 sayfa.

14 yorum:

  1. Güzel bir kitabı güzel yorumlamışsınız. Emeğinize sağlık:)

    YanıtlaSil
  2. Benim de en sevdiğim Zweig kitabı...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Zweig okuyacaklar ilk bununla başlasın.

      Sil
  3. Yazarın okuduğum tek kitabı ve beni çok etkisi altında almıştır.Uzun süre aklımdan çıkmadı.Favorimdir 👍

    YanıtlaSil
  4. Bu kitabı okudum ve çok etkilendim.

    YanıtlaSil
  5. Kitaptaki adama o kadar kızmıştım ki bir insan nasıl olur da tanımaz diye kendi kendimi yedim. Yeniden okuyacağım kitaplardan...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. O adam öyle olmasaydı zaten kitap bu kadar güzel olmazdı.

      Sil
  6. Ben de Zweig'ın ilk hangi kitabını okusam diyordum. Tavsiye için teşekkürler

    YanıtlaSil
  7. Kitaplıkta öylece duruyor.. Okuyayım o zaman

    YanıtlaSil