1 Temmuz 2018

Edibe Sözen - Söylem (Belirsizlik, Mübadele, Bilgi/Güç ve Refleksivite)

Edibe Sözen, “Söylem” başlıklı bu kitabından “Söylem nedir?” sorusuyla başlayarak, söylem kavramını çok farklı açılardan ele alıyor. Söylem kavramı zamanla farklı düşünürler tarafından farklı şekillerde tanımlanmış ve ele alınmıştır. Buna göre söylemle ilgili farklı teoriler geliştirilmiştir. Tabii buna göre de farklı söylem analizleri türleri vardır.

Edibe Sözen de söylemi farklı açılardan ele alan yaklaşımlara yer vermiş, yapısalcıların, postyapısalcıların farklı söylem çalışmalarından bahsediyor bu kitapta. Mesela, kitapta yer alan farklı söylem teorilerine, yapısalcıların ve postyapısalcıların söylemle ilgili görüşleri, Derrida, Foucault, Lacan’ın bu alandaki yaklaşımları ve diğerlerinin söylem konusundaki düşüncelerine yer vermiştir.

Sözen, kitabın girişinde bir paragrafla söylemin ne olduğunu aslında en başta özet olarak veriyor ve bu kısa ve öz söylemin ne olduğunu açıklayan paragraf şu şekildedir:

“Bir farklılıklar ağı olarak söylemler, ideoloji kavramını kuşatır; yorum kavramına teslim olur. Söylemler ideolojileri kuşatır, ancak onların yoruma ihtiyaçları vardır. Yorumun varoluş nedeni söylemdir ve yorumsuz söylem bir hiçtir. Söylem, bütün bunlara rağmen, bir başlangıç noktası, bir nihai temel, bir sıfır noktası değildir; çünkü sıfır noktası ya da sıfır noktaları yoktur. Söylem, söylemi söylem yapan ilişkilerin varettiği birşeydir. Söylem bu ilişkilerin, bağlantıların kendileri de değildir; söylem bu ilişkilerden daima daha fazla bir şeydir. Söylemlerin fonksiyonları bilgi, güç, iktidar, hakimiyet, otorite ve kontroldür ve bütün bunlar, dilde varlık kazanır. Bilginin dildeki kullanımı, gücün dildeki kullanımı, ideolojinin dildeki kullanımı, birer dil eylemidir ve bunların fonksiyonelliği, ancak bir söylem içinde anlamlı hale gelir. Gündelik konuşmalarımızda anlamsız görünen ifadeler dahi, bir söylemde anlam ifade eden ve fonksiyonu olan ögelerdir: Bildiğini söylememe, bilmediği konularda geçiştirici ifadelerde bulunma eylemleri, tek başına bir anlam ifade etmese de söylem içinde kesinlikle bir anlama sahiptir. Söylemi anlaşılabilir kılan, anlatım/ifade ve beyanların nerede, ne zaman ve nasıl ortaya çıktıkları, söylemleri kullanan söylem aktörlerinin kimliğidir. Daha sağlam bir ipucu vermek gerekirse, söylemi anlaşılabilir kılan, onu kullanan aktörler ya da faillerdir. Tersi de doğrudur elbette, aktörlere kimliklerini veren şey, kullandıkları söylemlerdir. Seni yalnızca, söylemini anladığım sürece tanıyabilirim; söylemini yalnızca, seni tanıdığım sürece anlayabilirim. Anlamam gereken "sen" ya da "öteki", aslında, söylemin ta kendisidir.” (s. 12-13)

“İnsanlar dille ne yapar ya da dili nasıl kullanırlar? İnsanların ne söyledikleri önemlidir; fakat nasıl söyledikleri daha da önemlidir. Konuşanlar kimlerdir ve onlar nasıl konuşuyorlar? Bu türden sorular, söylem analizinin cevap aradığı temel sorularıdır. Bu sorun türüne ilgi yeni de değildir; söylem analizi tarihsel olarak retoriğin antikite dönemindeki altın çağlarına kadar geri götürülebilir ve günümüzün retorik incelemeleriyle de bağlantıları kurulabilir. Ayrıca, yüzyılımızın sosyolinguistik incelemeleriyle, fenomenolojik sosyoloji ve bilgi sosyolojisi de, sözünü ettiğimiz türden sorulara cevap arayan disiplinlerdir. Bütün bu araştırma faaliyetlerinin ulaştığı sonuç, kısaca dile getirmek gerekirse, söylem analizinin bir meta-analiz, yani analizin-analizi olduğu fikriyle gelişti ve bugün de eleştirel söylem analiziyle ilerleme kaydediyor. Bir meta-analiz olarak söylem analizi, eylemlerin-eylemine, durumların-durumuna ilişkin bağlamsal açıklamaları içerir. Eleştirel söylem analizi ise, eleştirel dilbilimcilerin çabalarıyla daha yetkin bir bale gelmiştir. Çünkü onlar, Foucault'nun söylem teorisini yeniden yorumlar ve Foucault'nun pek önemsemediği yorum boyutunun altını çizerek, yorumu söylem analizinde geniş bir şekilde kullanır, söylemleri siyasal varoluş tarzları olarak değerlendirip, analizin eleştirel boyutu -onun değişmeleri/mücadeleleri açıklama özelliği- üzerinde dururlar.” (s. 15-16)

SÖYLEM NEDİR?

“Söylem nedir?” başlığı altında Sözen, söylem konusunda dile getirilen farklı görüşlere yer vermiştir. Bunları şu başlıklar altında ele almaktadır bu bölümde:

Bağlam, subjektivite, dil pragmatiği ve kurallar
Yapılar olarak söylemler
Söz, yazı, metin ve söylem
Etkileşim, Anlam Mübadelesi ve Söylem
İfadeler, beyanlar ve söylem
Sosyo-kültürel değişme ve söylem

“Başta Foucault'nun kendisi olmak üzere, Foucault'nun söylem tanımını doğrudan kullananlar ve onun söylem tanımını yeniden yorumlayan entelektüellerin görüşleriyle belirginlik kazandığı şekliyle konuşan ve dinleyen bir dünyanın verisi olarak söylem; bir dil pratiğidir; ideoloji, bilgi, diyalog, anlatım, beyan tarzı, müzakere, güç ve gücün mübadelesiyle eyleme dönüşen dil pratiklerine ilişkin süreç/lerdir. Bir süreç olarak söylem, anlatım ve konuşma eylemlerinin içsel kurallarıyla düzenlenir. Söylemin kendi içsel kuralları, söylem düzenlerini oluşturur ya da söylem, düzenlenmiş söylemlerden müteşekkildir. Söylem konusunda teorik yaklaşımlar söylemi bir metin gibi, pratik yaklaşımlar ise insanların karşılıklı konuşmalarında ortaya çıkan anlam mübadeleleri olarak görür.” (s. 20)

Lyotard gibi, toplumsal yapıyı dilsel özellikle tanımlayan kültür sosyologu Agger'a göre söylem, "bir kamusal hayat teorisidir". Toplum yapı olarak incelendiği gibi söylem oluşumları ya da biçimlenmeleri olarak da incelenebilir. Söyleme dayalı toplum, kamusal sese muktedir olan toplumdur. Oysa, bugün postmodern toplum, -okuyucuyu öldürerek- söylemin düşüşüne neden olmuştur.

“Günümüzde yazarlar televizyonlarda, gazetelerde istihdam edilmekte ve piyasa tarafından yönlendirilmektedirler. Söylemin olması için, okuyucunun kışkırtılması gerekir; okuyucu, metnin sezgisine davet edilmelidir. Agger'ın düşüncesinde söylem, "iletişim yeterliliği formu" ve "kamusal anlaşılırlığa" hizmet eden bir nosyondur.” (s. 27)

Bağlam: “İnsanların dil kullanımları sosyal bağlamlarda gerçekleşir. Bir söylemde sarfedilen sözcüklerin maddi kapsamları, ancak bir bağlam içinde mübadele edilebilir. Söylemler boşlukta durmaz; bir bağlam içinde gelişir, diğer söylem ve bağlamlarla ilişkiye girer ve dışşallaşır. Söylemler, anlatımlar toplamının bir yerinden çıkarılması değil, bir sosyal bağlamda hareketi sağlayan, bağlamca belirlenen ve bağlamın varlığını devam ettiren ifadeler ve cümle gruplarıdır (Mills, 1997: 11). Mesela der, Mills, çevrecilik hareketiyle ortaya çıkan "çevrecilik söylemi" sadece doğal afetlere karşı olmayı ifade etmez. Hareket, aynı zamanda ekonomi programlarına ve hükümetin çıkarlarına karşı bir harekettir de. Bağlamlar, söylemlerin izole edilmiş yapılar olmadığını anlamada önemlidir.” (s. 27-28)

Subjektivite: “Söylemler, hiçbir zaman ve hiçbir yerde tarafsız değildir; onlar subjektivitenin birer ürünüdür; saf söylem/ler yoktur. Söylemler, dilin objektif/nesnel durumlarını açıklamaz; onlar sosyal hayatın verileridir. Sosyal ilişkiler gibi söylemler de çok boyutlu ilişkiler halinde varolur.” (s. 28)

Dil Pragmatiği: “Söylem, dilin pragmatik boyutunda yer alır; anlatı ve müzakerelerde ortaya çıkar. Pragmatik boyutta dil, söyleme uygunluk tarzında, dil kullanımları ve eylemlerce belirlenen dil pratiklerinden meydana gelir.” (s. 29)

Kurallar: “Dilin anlamı kullanımına bağlıdır; diğer bir deyişle, insanlar sözlü eylemlerini gerçekleştirirken kuralları izlerler. Söz verme, soru sorma, cevap verme, olayları tasvir etme gibi eylemler, gündelik dil kullanımının örnekleridir ve bunlar kuralları izleyerek dil oyunlarını hazırlar.” (s. 30)

Edibe Sözen, söylem konusundaki yaklaşım ve görüşlerin de zaman içinde değiştiği üzerinde durur ve farklı yaklaşımları bir bir ele alır. Söylemle ilgili ilk çalışmalarda daha çok konuşma üzerinde durulurken, daha sonra yazılı metinlere geçiş yapılmıştır.

“Yapısalcılar konuşmaya önem verip, yazıyı ihmal ederlerken, postyapısalcı Derrida, hem söylemi hem de konuşmayı bir okuma faaliyeti olarak görür ve yazıyı yeniden tanımlar. Bugün söylem teorileri, sözlü ve yazılı söylem yerine, onları bir bütün altında toplayan metin kavramını kullanır. Buna rağmen metin kavramı, her zaman yazılı olanı çağrıştırır (Ong, 1995: 26). Frank metni, sabitlenmiş bir söylem olarak görür; metni önemli bir söylem türü olarak görür; ona göre, söylem dilin kullanımından başka bir şey değildir (Frank , 1990: 145). "Yazılabilir metin hiç bitmeyen bir şimdiki zamandır", der, Barthes; "metin sonuç bildiren hiçbir söze dayanmaz. Çünkü bu kaçınılmaz olarak onu geçmişe döndürür" (Barthes, 1996: 16).

Söylem kavramı (ve söylem analizi) üç boyutludur:
- Metin boyutu
- Söylem pratiği boyutu
- Sosyal pratik boyutu.

“Foucault, Pecheux ve Halliday'den etkilenen ve söylemin politik ve ideolojik pratik modu üzerinde duran ve söylemi çokboyutlu bir kavram olarak değerlendiren eleştirel dilbilimci Fairclough'a göre söylem kavramı (-ve söylem analizi) üç boyutludur: Metin boyutu, söylem pratiği boyutu ve sosyal pratik boyutu. Söylem olayı, herhangi bir söylem vuku bulmadan ortaya çıkmaz. Her tür söylem olayı (discursive event) metnin bir parçası, söylem pratiğinin ve sosyal pratiğin bir örneği olarak görülür. Bu şu demektir: Metin boyutunda söylem, hayata geçirilen bir pratik ve bir -sosyal pratik örneğidir. Metin boyutu, metinlerin dil analizine, söylem pratiği boyutu, söylem anlayışındaki etkileşim gibi, metin üretim ve yorum süreçlerinin hangi söylem türlerine dayandığını ve bunların nasıl birleştiğini belirleyen, etkileşime dayanır. Sosyal pratik boyutta ise sosyal analizle ilgilenilir ve burada kurumsal ve organizasyonel yapıların etkileşimiyle söylem olaylarının nasıl şekil aldığına ilgi duyulur (Fairclough,1998: int. 4, 63).” (s. 36-37)

“Sonuç olarak söylem terimi, bireysel bir faaliyet veya durumsal değişkenlerin bir yansımasından ziyade, dilin bir sosyal pratik olarak kullanılmasını tanımlar. Bu çeşitli imalara sahiptir: Birincisi, dil felsefesi ve linguistik pragmatikte olduğu gibi, söylem bir eylem modudur. İkincisi, söylem ve sosyal yapı arasında diyalektik bir ilişki vardır: Söylemler sosyal inşa edicidirler. Söylem dünyayı temsil eden bir pratik değil, dünyaya işaret eden/dünyayı gösteren bir pratiktir. Söylemler insanlar arasındaki sosyal ilişkileri inşa etmeye yardım eder. Söylemin inşa ediciliği "sosyal kimlik", "özne durumları" ve "kendikendilik" tiplerini etkiler (Fairclough, 1998: 64)” (s. 40)

SÖYLEM TEORİLERİ

Yapısalcılık ve Söylem: “Yapısalcılıkta söylem konuşan dünyanın verisi ve anlam mübadelesiyle ilgili bir olgudur. de Saussure'ün yapısalcı dilbilimi, Levi Strauss'un akrabalık sistemleri üzerine incelemesi, Barthes'ın mit açıklamaları, Lacan'ın öznenin yapılanması olarak söylemi ele alışıyla söylem bir inceleme nesnesi haline gelmiştir: Nesneler dil içinde yapılanır; fakat gösterilenler sistemi olarak sahneye çıkarlar.” (s. 46-47)

“Konuşmaya dayalı açıklamalar yanında yapısalcı görüş, bir metnin söylemi için "anlatı" (narrative) terimini kullanır. "Anlatıda eylemi kararlaştıran kişi değil, söylemdir" (Barthes, 1996: 27). Yapısalcılık, her bir anlatının iki parçası olduğunu öne sürer: Hikaye ve söylem. Hikaye "anlatının bileşenlerinin ne olduğu", söylem ise "bileşenlerin nasıl oluştuğu" sorusunu yanıtlar. Anlatı içeriği ile iletişime sahne olan anlamlar söylemdir. Söylem anlatı metni, eylemler, karakterler, olaylar ve ortamlardan; hikaye ise olay ve varolanlardan oluşur. Böyle bir ayının Aristo'dan beri bilinen bir arımdır, aslında. Olaylar ve konumlar (happenings and settings) tekliği, anlatılar ardışık bütünlüğü sergiler. Hikaye kapsamı, söylem ise açıklamayı ifade eder (Chatman, 1989: 19 , 21).” (s. 48-49)

Lacancı Özne Söylemi: “Lacancı düşüncede söylemin dört temel yapısı ve dört temel sosyal etkisi, dört temel psikolojik faktörle belirlenir: Bilgi, idealler, kendini ikileme sokma (self-division) ve haz (jouissance). Bu dört temel psikolojik faktör, herhangi bir metnin veya söylemin üretim ve algılanmasında yer alan hakim gösterenleri oluşturur; bilgi sistemi veya gösterenler şebekesidir, bunlar. Söylemin yapılanmasını göstermek için Lacan'ın dört temel söyleminden yola çıkan Bracher, bunların sosyal etki biçimlerini şöyle belirler: Eğitme/doktrine etme, yönetme/emretme, arzulama/protesto etme, analiz etme/değiştirme ve dönüştürmedir.” (s. 53-54)

Postyapısalcılık ve Söylem: Postyapısalcı yaklaşım, metin-merkezli bir yaklaşımdır. Postyapısalcılık ve postmodernizm, özne-merkezli anlayışı reddeder. Her metnin arkasında bir yapının bulunduğunu iddia ederek okuyucunun önemini hiçe sayan yapısalcı görüşün aksine postyapısalcı görüş, okuyucuyu merkeze alır. Metnin anlamını yazar değil, okuyucu belirler. Birden çok okuyucu olduğu için, metnin birden çok anlamı vardır. Yazar artık, modernitede olduğu gibi otorite kaynağı değildir. Yapısalcılık yazarı öldürmüştür. Postyapısalcılık ise, bu öldürme faaliyetini genişletmiş, yazarı öldürerek metni ve okuyucuyu ön plana çıkarmıştır. Postyapısalcı anlayışta metni oluşturan yazar değil, okuyuculardır. Postyapısalcılığın güçlü anlayışı şudur: "Her okuma, aynı zamanda yazmadır" (Agger, 1992: 20); okuyucu metne ilişkin sorularını ve metne ilişkin duyumunu okuma faaliyeti boyunca sürdürür.” (s. 54-55)

Derridacı Dil Söylemi: “Bir metinde daima farklı anlamların olduğuna inanan Derridacı görüş, bir metin içinde herhangi bir anlamın, şıklardan sadece birini seçme imkanını veren bir seçici durum ya da alternatif olduğunu ileri sürer. Derrida'nın yapıdağıtma/dökonstrüksiyon fikri, anlamı ortaya koymada iş görür, bir metnin özel ya da genel anlamından söz edilemez: Metinler her zaman bir söylem formuna sahiptir. Bir metnin anlamı tamamiyle ne yazarın ne de okuyucunun kontrolündedir. Yazar tarafından belirlenmiş olan anlam sınırlıdır; fakat edebi metin her zaman açıktır. Kelimeden kelimeye, cümleden cümleye anlam üretilir. Böylece her zaman istikrarsız bir süreç söz konusudur. Dökonstrüksiyon fikri "idealize edilmiş dil" düşüncesine karşı koyar ve onunla mücadele eder. Dökonstrüktif okuma faaliyeti, dünyayı bir metin gibi görür. Metin-merkezli postyapısalcı yaklaşım, okuyucuyu ön plana çıkarırken, bugün postmodernizm, postyapısalcılığın öne çıkardığı okuyucuyu da öldürmüştür (Agger, 1990: 72).” (s. 63)

Foucaultcu Bilgi/Güç Söylemi: “Foucaultcu düşüncede söylem, hakikat, bilgi ve gücü düzenleyen moddur: Bilgi, söylemlerin içine kazılmıştır, onların dışında değildir; ideoloji kavramı da öznenin (yazarın ya da okuyucunun) teorik anlayışına kilitlenmiştir. Bilgi, güçte içkindir; eylemler ise birer strateji ve taktiktir.” (s. 69)

Hermeneutik/Yorumcu Görüş ve Söylem: “Yorum için söylem/lere ihtiyaç vardır. Herkesin söylem olarak kabul ettiği, bir metin veya bir insanın demek istedikleriyle kastedilen ifadeler, yorumlama ile açık hale gelir. Bu süreç yorumlanan ile yorumlayan arasında köprü kurarak boşluğu ortadan kaldırır.” (s. 76)

“Ricoeur söylem tanımını, cümleden yola çıkarak, dilbilim çerçevesinde yapar (Ricceur,1990: 28): "Söylem, dilin konuşulduğu ve yazıldığı biçimdir." Dilin öznesi yoktur ama söylem sırasında hep konuşmacıya geri göndermeler vardır; yani kimin "ne söylediği" önemlidir. Dilin zamanı ve sübjektifliği yokken, söylem hemen her zaman bir şey hakkındadır.” (s. 79)

SÖYLEM ANALİZİ

Edibe Sözen, söylem analizinden bahsederken, söylem analizi ile yakından ilgili olan iki farklı analiz türü daha olduğunu söyler. Bunlar konuşma analizi ve içerik analizidir. Yazar konuşma analizi ve içerik analizinin bazen söylem analizi ile de karıştırılabileceğine vurgu yaparken, bu analiz türleri arasındaki farkları açıklar.

“Söylem analizi, pozitivist yaklaşımlardan etkilendiğinde, sosyoloji veya sosyal psikolojinin klasik yaklaşımlarını kullanır, hermeneutik açıdan ise dilbiliminin sınırlarında çalışır. Daha net bir şekilde ifade edildiğinde, söylem analizi üç sacayağına dayanır: Birincisi, de Saussurecü anlayışa dayanan yapısalcı dilbilim; ikincisi, Wittgenstein'ın dilsel felsefesinden yararlanan post-pozitivizm; üçüncüsü dil felsefesinde Gadamer, ve bir yarısı yapısalcılara, bir yarısı hermeneutiğe dayanan Ricreur'den etkilenen hermeneutik. Bu üç görüş bir sosyal teori olarak söylem teorisinin inşasına ve söylem analizinin gelişimine katkıda bulunmuştur. Sosyolojide söylem teorilerinin çoğu, Wittgenstein'dan çok etkilenen Anglo-Sakson geleneğine dayanır.” (s. 81)

van Dijk ve "Haber Söylemi": “Haber metni analizi: Dünya hakkında ne olup bittiğine dair sosyal ve politik inançların veya bilgilerin çoğu gündelik haberlerden gelir. Haberlere dayalı sosyal ve politik gündelik konuşmalarımız, birer söylem pratiğidir. van Dijk, haber söylemine somut bir örnek olarak Daily Mail'den seçilmiş bir haberi çeşitli düzeylerde tartışır. Yapmış olduğu analizle, söylem yapılarının hangilerinin politik, ideolojik ve sosyal etkilere sahip olduğunu gösterir (van Dijk, 1 993: 1 10 ) .” (s. 125)

“Foucaultcu söylem analizinde, söylemler, bir çalışma nesnesi olarak ele alıp incelenir. Anlatımlarla temsil edilen söylemin maddi formu üzerinde çalışılır (Dant, 1991: 1 29). Foucaultcu söylem teorisine göre, sosyal gerçeklikler genelleştirilmiş söylemlere içkindir. Foucaultcu analiz, bütünleşmişliği veya toplumdaki büyük anlatılara değil, ayırıcı/farklılık noktalarında ortaya çıkan söylemlere yönelir. Foucaultcu söylem analizini kullanılarak yapılan çalışmalarda, E. Said'in Oryantalizm adlı eserinde ya da feminist çalışmalarda olduğu gibi, bir toplumdaki bütünleşmiş alanlar ya da büyük anlatılar değil, ayırım noktalarında ortaya çıkan· söylemler incelemeye alınır.” (s. 134)

Edibe Sözen, söylem analizine iki örnek çalışmadan bahsediyor. Edward Said’in Oryantalizm adlı eserinde etnosentrik söylemi çeşitli biçimleriyle ele almasını anlatıyor. Said, Batı’nın Doğu’yu özellikle bilimsel çalışmalar ve diğer metinlerde nasıl gördüğü, hatta yeniden inşa ettiğini anlatıyor. Kısacası batılıların bu çalışmalarından Doğu’dan (Şark – Orient) farklı bir Doğu inşa edildiğini gösteriyor. Bunun sonucunda her bir yaklaşım ve yazara göre çok farklı Doğu’lar ortaya çıkıyor.

Sözen’in örnek olarak verdiği ve üzerinde durduğu diğer bir çalışma ise G . Erhan da "Stereotypes and Reconstitution of Social Memory in the United States: A Balkan Exodus and Midnight Express Revised" [Kalıpyargılar ve Amerika Birleşik Devletlerinde Sosyal Hafızanın Yeniden Oluşumu: Bir Balkan Sürgünü ve Geceyarısı Ekspresi Filmi] adlı makalesidir ve burada “ABD basınına yansıyan monolitik bir Türk tiplemesinin sebepleri üzerinde durulduğunu” anlatıyor.

ELEŞTİREL SÖYLEM ANALİZİ

Eleştiren söylem analizini özetle şu başlıklar şeklinde sıralayabiliriz:
- Eleştirel söylem analizi (bundan böyle ESA kullanılacak) sosyal problemlere yönelir.
- Güç ilişkileri söylemseldir: ESA, çağdaş toplumlarda, toplumsal güç ilişkilerinin önemli ölçüde linguistik ve söyleme dayalı doğasını ön plana çıkarmayı amaçlar.
- Söylem toplum ve kültürü tesis eder: Söylem, toplum ve kültürü belirlerken, aynı zamanda toplum ve kültürle belirlenir de.
- Söylemsel olarak tesis edilen hayatı üç büyük belirleyiciye ayırmak faydalı olabilir: Dünyanın temsilleri olarak "temsiller", insanlar arasındaki ilişkiler olarak "ilişkiler" ve insanların sosyal ve kişisel kimlikleri olarak "kimlikler."
- Söylem ideolojik olarak çalışır: İdeolojiler, eşitsiz güç ilişkilerini, hakimiyet ve istismar ilişkilerini üreten toplumu tesis ve temsil etmenin tikel yollarıdır.
- Söylem tarihseldir: Söylem bağlam olmadan üretilemez ve bağlam hesaba katılmadan anlaşılamaz. Bağlam daima tarihseldir.
- Metin ve toplum arasındaki bağ, makro olanla mikro olan arasındaki bağdır: ESA , bir yandan sosyal ve kültürel yapılar ve süreçler arasında, öte yandan da metinler arasında bağlantılar kurar.
- Söylem analizi yorumlayıcı (interpretative) ve açıklayıcıdır (explanatory): Eleştirel okuma, bir sistematik metodoloji ve bağlamın mükemmel bir biçimde araştırılmasına ihtiyaç duyar. (s. 145-147)

SÖYLEMLER HAKKINDA SÖYLEMLER

“Söylemin kalbi bağlamda atar, dolaşımı ise yoruma bağlıdır. Bağlam olmadan söylem bir hiçtir ya da bağlamdan bağımsız bir söylem henüz söylenmemiş olandır. Yorum olmadan da söylem bir hiçtir. Bağlam ve söylem ilişkisini önemseyenler, postpozitivist metodolojiye, yorum ve söylem ilişkisini benimseyenler ise hermeneutik metodolojiye bağlıdırlar. Benimsenen metodoloji ne olursa olsun, bu tür araştırma ve incelemelerin temel özelliği refleksiviteye yaptıkları vurgudur.” (s. 162)

Edibe Sözen
Söylem: Belirsizlik, Mübadele, Bilgi/Güç ve Refleksivite
Paradigma Yayınları
İstanbul
1999
176 sayfa.

4 yorum:

  1. Akademik bir konu üzerine yazılmış bir kitap hakkında, çok emek verilmiş bir tanıtım yazısı olmuş.

    YanıtlaSil
  2. Bilgilendirici bir yazı olmuş. Bu kitabı sanırım okumam. Çok fazla teknik terim var. :)

    YanıtlaSil