5 Nisan 2019

Yann Martel - Pi'nin Yaşamı


Kanadalı yazar Yann Martel’in “Pi'nin Yaşamı” (Life of Pi) kitabından uyarlanan filmi mutlaka izlemişsinizdir. Ben birkaç defa televizyondan izlemiş ve hep kitabını okumayı istemiştim. Çünkü filmde anlattığı öykünün çok güzel olması, kitabının da çok daha güzel olacağını vaat ediyor. Bana göre filmler ne kadar güzel olsa da (Pi'nin Yaşamı filmi gerçekten çok güzel bir yapımdır) her zaman kitapta olup da aktaramadığı yerler vardır.

Pi'nin Yaşamı filmi toplam 11 dalda Oscar’a aday gösterilmiş ve toplamda dört dalda Oscar kazanmıştı. Kitabı okuma isteğim sadece filminin güzel olmasından kaynaklanmıyor. Aynı zamanda bir yerde mahsur kalma ve yaşam mücadelesi konulu kitap ve filmleri severim. Bu konudaki yapımlara ilgim “Robinson Crusoe” kitabından geliyor.

Daniel Defoe’nun bu kitabını çocukken okumuş ve çok beğenmiştim. Özellikle Robinson’un yaşam mücadelesindeki en ince ayrıntılar en ilginç ve en çok aklımda kalanlarıdır.

Pi'nin Yaşamı’nda ise Pi Patel isimli ana karakter bir cankurtaran botunda mahsur kalır ve yaşam mücadelesi verir. Ancak tek başına değildir. Yanında bir de onu her an yiyebilecek bir kaplan vardır. Pi Patel, daha doğrusu tam adı Piscine Molitor Patel olan ana karakter Pasifik Okyanusu’nda başına gelenleri en baştan, Hindistan’daki yaşamını anlatarak başlıyor.

Kitaptaki ilk bölümün ismi “Yazarın Notu” başlığını taşıyor. Okumaya başlarken kitabın gerçek yazarı yani Yann Martel’in notu olduğunu düşünerek okumaya başladım. Ancak sonrasında bu kısmın da romanın bir parçası olduğu anlaşılıyor. Burada romana giriş yapılıyor ve burada romanı nasıl yazdığını anlatan yazar, romandaki kurmacanın bir parçası olan yazardır.

İşte bu yazar bir hikâye peşinde Hindistan’a gider, sonunda Pi ile karşılaşır ve onun hikâyesini dinler. Bazı bölümler birinci tekil şahıs olarak Pi tarafından anlatılıyor. İlk kısımdaki bazı bölümlerde ise araya romanın içindeki yazar girerek Pi ile ilgili gözlemlerini anlatıyor.

Pi Patel, Kanada’da yaşıyor ve Hindistan’dan Kanada’ya gelirken başından geçenleri anlatmaya en başından, çocukluğundan başlıyor. Kanada’da ise zoolog ve teolog olarak çalışıyor. Kitapta zooloji ve teoloji ile ilgili konulara çok yer ayrılıyor. Çünkü Pi’nin zooloji ve teoloji bilgisi başına gelecek felakette onu kurtaracak iki şeydir.

Hayvanlar âlemini anlattığı kısımlarda hayvanların davranışları, yaşam koşulları ve çevreleri ile ilgili konulara değiniyor. Zoolojiden sonra Pi’nin en şok merak sardığı konu dinlerdir. Bundan dolayı Hindu olarak doğan Pi, daha sonra Hristiyanlığı sonra da İslam’ı öğreniyor ve aynı zamanda hem Hindu hem Hristiyan hem de Müslüman oluyor.

Garip bir durum tabii ki. Hem ailesi hem de ibadet ettiği bu dinleri temsilcileri böyle bir şeyin olamayacağını söyleseler de o bunu anlamaz.

Ancak bir yandan da yazar bu üç dinle ilgili görüş ve gözlemlerini aktarıyor. Bu görüşlerin her biri kendi içinde ilginçtir.

“…Hindus, in their capacity for love, are indeed hairless Christians, just as Muslims, in the way they see God in everything, are bearded Hindus, and Christians, in their devotion to God, are hat-wearing Muslims.” 
“Despite attending a nominally Christian school, I had not yet been inside a church—and I wasn't about to dare the deed now. I knew very little about the religion. It had a reputation for few gods and great violence. But good schools.” 
“Islam had a reputation worse than Christianity's—fewer gods, greater violence, and I had never heard anyone say good things about Muslim schools” 
“I challenge anyone to understand Islam, its spirit, and not to love it. It is a beautiful religion of brotherhood and devotion.”

Pi Patel’in Hindistan’daki yaşamı 1977 yılında sona erer ve ailesi ile Kanada’ya göç ederler. Sahip oldukları hayvanat bahçesindeki bazı hayvanlar ile birlikte bir kargo gemisiyle yola çıkarlar. Hindistan’dan Filipinler’de durarak ve Pasifik Okyanusu üzerinden Kanada’ya gidiyorlar. Ancak gemi bu yolculuğu tamamlayamayacaktır. Filipinler’den dört günlük yolculuktan sona gemi batıyor.

Pi, gemiden tek kurtulan insandır. Ancak tek kurtulan canlı değildir. Çünkü aynı cankurtaran botuna Pi ile birlikte bir zebra, orangutan, sırtlan ve bir Bengal kaplanı çıkar. İşte Pi’nin Pasifik’in ortasındaki zorlu yaşam mücadelesi başlar.

“Clouds that gathered where ships were supposed to appear, and the passing of the day, slowly did the job of unbending my smile. It is pointless to say that this or that night was the worst of my life. I have so many bad nights to choose from that I've made none the champion. Still, that second night at sea stands in my memory as one of exceptional suffering, different from the frozen anxiety of the first night in being a more conventional sort of suffering, the broken-down kind consisting of weeping and sadness and spiritual pain, and different from later ones in that I still had the strength to appreciate fully what I felt. And that dreadful night was preceded by a dreadful evening.”

Pi’nin Pasifik’te nasıl 227 gün boyunca bir botta hayatta kaldığını anlatmakla bitmez. Hele yırtıcı kaplanla aynı daracık yeri paylaşmak zorunda kalması ise çok daha zor bir şeydir. Sonuçta inanılmaz ve harikalarla dolu bir hikâye çıkmıştır ortaya.

Pi’nin hikâyesinin en ilginç kısmı ise Pasifik’te yüzen ve toprağı olamayan ve sadece ağaçlardan oluşan bir adaya denk gelmesidir. Yosun ve ağaçların bileşiminden oluşan bir tür yeni bitki türüne denk gelir. En ilginç yanı ise bu bitkilerin gündüz zararsız olmalarına rağmen, geceleri etobur bitkilere dönüşmeleridir.

Pi, uçsuz bucaksız okyanusun ortasındayken en kötü iki şeyin can sıkıntısı ve korku olduğunu anlatır.

“The worst pair of opposites is boredom and terror. Sometimes your life is a pendulum swing from one to the other. The sea is without a wrinkle. There is not a whisper of wind. The hours last forever. You are so bored you sink into a state of apathy close to a coma. Then the sea becomes rough and your emotions are whipped into a frenzy. Yet even these two opposites do not remain distinct. In your boredom there are elements of terror: you break down into tears; you are filled with dread; you scream; you deliberately hurt yourself. And in the grip of terror—the worst storm—you yet feel boredom, a deep weariness with it all.”

Pi’nin babasının bir hayvanat bahçesi olması, hayvanları az çok bilmesi onun yaşamını kurtaran şeylerden biridir. Çünkü başka türlü olsa sırtlan ve kaplan gibi iki yırtıcı hayvanla başa çıkamadı. Diğer taraftan ise verdiği bu yaşam mücadelesinde inandığı üç dine göre dua etmeye devam eder. Yakarırken, “İsa, Meyrem, Muhammed ve Vişnu!” diye seslenir.

Ben filmi izledikten sonra kitabı okudum. Kitap filmden çok daha fazla ayrıntı ve filmde sunulmayan yönlerini sunuyor. Filmi izlemiş olsanız dahi kitabını okumaya değiyor. Ayrıca filmde olup da kitapta olmayan bir kısım var o da Pi’nin bir kıza âşık olması ile ilgili kısımdır.

Yann Martel bir yandan okura ilgi çekici bir yaşam mücadelesini anlatıyor bu romanda. Diğer yandan ise hem zooloji hem de teoloji dersi veriyor. Romanın özgün başka bir yanı ise hikâye anlatma ile ilgilidir. Çünkü bir yandan romandaki yazar bir hikâye peşinde bize bir hikâye anlatıyor. Bu hikâyeyi ise ona Pi Patel anlatıyor. Ve en sonunda da Pi’nin bu hikâyesi Japon gemi uzmanları tarafından beğenilmeyince onlara “daha gerçekçi” bir hikâye anlatması var.

Burada yazar hikâye anlatma ve gerçeklik arasındaki ince çizgiye atıf yapıyor. Hangisi gerçekti hangisi kurmaca? Bu aslında okura kalmıştır. Gerçekçi olup da ilgi çekici yönü olmayan hikâye mi yoksa çok ilginç olup da inanılmaz olan mı?

Yann Martel
Life of Pi
Türkçe adı: Pi’nin Yaşamı
Houghton Mifflin Harcourt
2011
336 sayfa.

6 yorum:

  1. Ben bu kitabın filmini izledim ama bölük pörçük. Sanırım filmini izlerim.

    YanıtlaSil
  2. Yeni bloğum açıldı abone olursanız çok sevinirim ve açılışa özel bir çekiliş düzenledim beklerim Sevgiler :)
    www.gulsahworld.com

    YanıtlaSil
  3. Filmi güzeldi. kitabı okumadım. Yazınıza bakılırsa kitabı da güzel.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Ortada güzel bir film varsa kitabı da güzeldir.

      Sil