30 Kasım 2015

John Steinbeck - Gazap Üzümleri

Büyük zorluklar, sıkıntılara rağmen hayat her zaman akar. Yaşam acılar, hüzünler içinde devam eder. Ölüm, doğum, hastalık, sevinç, üzüntü, endişe, arkadaşlık, kavga, çatışma ve anlaşmazlık, bunları önlemenin yolu yoktur. Eğer vakti gelmişse yaşanır.

John Steinbeck’in “Gazap Üzümleri”nde bunların hepsini ve daha fazlasını bulmak mümkün. Kitap, Joad ailesinin 1929 yılında başlayan Dünya Ekonomik Bunalımı döneminde topraklarını terk etmek zorunda kalarak Kaliforniya’ya gitmelerini anlatıyor.



Joad’lar kiracı oldukları topraktan çıkmak zorunda kalır. Onları evlerinden çıkaran toprak sahipleri ise suçlunun kendileri değil banka olduğunu söyleyerek kendilerini savunur. Banka bir canavardır onlara göre:

“Üzgünüz. Biz de istemiyoruz. Canavar istiyor. Banka insan değildir.
Evet ama banka insanlardan oluşur.
Hayır işte burada yanılıyorsunuz... Çok yanılıyorsunuz. Banka insandan çok  farklıdır. Bankada çalışan herkes bankanın yaptıklarından nefret eder ama banka yine de yapar bunu. Banka insanlardan çok daha üstün bir şeydir. Canavardır o. İnsanlar tarafından kurulmuştur ama onların denetiminden çıkmıştır.” (s. 36)

Bir ümitle batıya, iş olduğu yere giderek çalışmak isterler. Amaçları geniş bir aile olarak hep beraber çalışmak, bir miktar para kazanmak ve toprak alıp geçimlerini sağlayabilmektir. Büyük ümitlerle yolculuğa başlarlar.

“Burada çok kötü günler geçirdik. Orada her şey bambaşka olacak... Birincisi, herkese iş var, sonra ortalık yemyeşil, portakal ağaçlarının ortasında evler bembeyaz.” (s. 113)

Yolda zorluklarla karşılaşacaklarının farkındalar. Ancak başka seçenekleri yok. Çünkü artık kiracı oldukları topraktaki evleri yıkılmış, ekip biçecekleri bir yerleri de yoktur. Bu yolculuk ailenin en zor günlerinin bir başlangıcı olduğunu hiç tahmin bile edememişlerdir.

İlk büyük hüznü büyükbabanın yolda ölmesiyle yaşarlar. Onu büyükanne takip eder. Anne Joad aileyi uzun süre birlikte tutmak için çabalar. Ancak ayrılmalar, çekip gitmeler başlar. En sonunda kitabın ana karakteri oğlu Tom Joad’u da kendisi göndermek zorunda kalır.

Bütün bunlar aynı zamanda insanları da değiştiriyor. Tom da bunu fark edince annesine şöyle diyor:

“Anne sen eskiden böyle değildin."
Kadının yüzü gerildi, gözleri katılaştı.
"Hiç evimden kovulmamıştım ki," dedi . "Ailem hiç yollara düşmemişti ki. Daha önce eşyalarımı, her şeyimi satmamıştım ki. İşte hepsi başıma geldi. (s. 81)

Ailenin yaşadığı açlık, yolda Kaliforniya’ya ulaşmak için harcadığı çaba, çocukların hastalanması, aile bireylerinin sıkıntıları, okura kendisi yaşıyormuş gibi bir dille anlatılıyor ve hissettiriliyor.

Joad’lar yollara düşen, batıya gelen tek aile değil. Binlerce aileden sadece biri. Tabii bir de geldikleri yerde hor görülme, istenmeme, “Okiler” (Oklahoma’dan gelenlere bölgede yaşayanların aşağılamak için taktığı isim) diye aşağılanmaları da var. Ayrıca polislerin, şeriflerin baskısı da buna eklendiğinde durumları daha da kötüleşiyor.

Joad ailesi bir ilan gördükleri için Kaliforniya’ya giderler. İlanda dolgun ücret ve çok işçi aranıyor yazılıdır. Ancak yoldayken, artık ne ile karşılaşacaklarının ilk uyarılarını alırlar. Ümitlerini yitirmeden yola devam ederler.

“Bu ilanı bastıran adamı görünceye dek hiçbir anlamı yok elbet. Onu ya da adamlarını göreceksin. Siz ve sizin gibi elli aile yakında bir yerde kamp kuracaksınız. O da gelip yiyecek bir lokma ekmeğiniz kalıp kalmadığını anlamak için çadırlarınıza bakacak. Eğer yoksa, o zaman iş istiyor musun?' diye soracak. Sen de, 'Elbette istiyorum efendim. Bana bir iş verirseniz size müteşekkir olacağım,' diyeceksin. O da, 'Sen işime yararsın,' diyecek. 'Ne zaman başlarım?' diye soracaksın. O da sana hangi saatte nereye gideceğini söyleyecek, sonra da çekip gidecek. Ona iki yüz kişi gerekliyse, beş yüz kişiyle konuşacak, onlar da başkalarına haber verecek, sonunda sana söylenen yere gittiğinde bir bakacaksın ki, bin kişi toplanmış. Ordaki adam, 'Saat başına yirmi sent veriyorum,' diyecek. Belki gelenlerin yarısı dağılacak. Ama aç olduğu için para değil bir somun ekmek karşılığında çalışmaya razı olan beş yüz kişi orada kalmış olacak. Böylece onlarla şeftali ya da pamuk toplamaları için sözleşme yapılacak. Anlıyor musun? Ne kadar çok adam toplarlarsa ve topladıkları insanlar ne kadar aç olursa, o kadar az ücret verirler. Elinden gelirse, çocuklu olanları işe alır, çünkü... neyse, boş ver, moralini bozmak istemediğimi söylemiştim." (s. 197)

Yolun sonunda ise ancak sadece karın tokluğuna çalışabilecekleri şirketler ve çiftliklerle karşılaşırlar. İş yoktur. Olunca da mevsimliktir. Kazandıkları para ise sadece bir kaç günlük yiyeceklerine yetiyor. Bazı yerlerde ise eğer çok işçi gelirse vaat edilen ücret düşürülür ancak yarısı ödenir. Gelenlerin buna bile muhtaç olduklarını bilirler. Ancak eğer birisi hakkını aramaya, daha iyi koşullar ve söz verilen ücreti isterse hemen “kızıl” olmakla, kışkırtıcılık yapmakla suçlanır ve polisler onu içeri atar. Korktukları tek bir şey var:

“Tek bir şeyden korkuyorlardı: Üç yüz bin kişi, tek bir önder altında yürürse her şey biterdi. Aç ve yoksul üç yüz bin kişi; öz bilinçlerine varırsa, tüm topraklar onların olur, hiçbir silah onları durduramazdı. Ve elde ettikleri mülkiyetlerin sonucunda insanlık dışı yaratıklara dönen büyük toprak sahipleri, sonlarına doğru koşuyorlar, uzun dönemde kendilerini mahvedecek her aracı kullanıyorlardı. Her şiddet gösterisi, Hooverville'e yapılan her baskın, sefalet içindeki kampta kasıla kasıla yürüyen her polis, o günü birazcık olsun uzaklaştırıyor, ama kaçınılmazlığını daha da kesinleştiriyordu.” (s. 247)

Binlerce kişi açlıktan ölürken çiftlikler ve bahçelere sahip olan şirketler ise ürünlerinin ücreti çok düşük olduğu için onları ya atar, ya da yakar.

“Kamyon dolusu portakallar yere boşaltılıyor. Meyve almak için kilometrelerce uzaktan insanlar geliyor ama olacak şey değil bu. Gidip yerden portakal toplamak varken, neden kilosuna yirmi sent versinler? Ve çiftçiler, portakalların üstüne benzin döküp yakıyorlar, işlenen suça ve meyve almaya gelen insanlara kızıyorlar. Bir milyon insan aç, bir milyon insan meyveye muhtaç... ve sapsarı portakal yığınlarının üstüne benzin dökülüyor.
Tüm bölgeyi çöp kokusu kaplıyor.
Gemilerde yakıt yerine kahve yakın. Isınmak için mısır yakın, çok iyi ısıtıyor. Patatesleri ırmağa dökün ve aç insanlar onları sudan çıkartmasın diye ırmak kıyısına muhafızlar dikin. Domuzları öldürüp gömün, bırakın leş gibi koksun ortalık.
Ve besin yetersizliğinden ölen çocukların ölmeleri gerek, çünkü portakaldan yeterince kar edilmiyor. Defin memurlarının kağıtları şöyle imzalamaları gerekiyor: Besin yetersizliğinden ölmüştür. Çünkü yiyeceklerin çürümesi gerekli, bu işin yapılması zorunlu.
İnsanlar, ırmaktan ağlarla patates toplamak istiyor, muhafızlar onları engelliyor. Külüstürleriyle yerlere atılan portakalları almaya geliyor ama meyvelerin üstüne gaz dökülüyor. Ve çekilip bir kıyıda duruyor, çukurda öldürülen domuzların çığlıklarını dinliyor, sonra çukurların dolduruluşunu, portakal yığınlarının kül oluşunu izliyorlar... Aç insanların bakışlarına giderek artan bir öfke yerleşiyor. Gazap üzümleri insanların ruhlarında olgunlaşıyor, bağbozumu yaklaşıyor... (s. 366 – 367)

Her asrın, her ekonomik buhranın, her dönemin bir değil çok sayıda Joad ailesi var. Daha iyi yaşam ve hayat için hep yollara düşerler. Bu ümide yolculuklar hiç bitmez, hep vardı, hep olacak.

John Steinbeck
Gazap Üzümleri
Türkçesi: Gülen Fındıklı
9. Basım
Remzi Kitabevi
2011
480 sayfa

4 yorum:

  1. Merhabalar;
    John Steinbeck, Fareler ve İnsanlar adlı kitabından sonra en önemli eseri sayılan Gazap Üzümleri adlı kitabını henüz okuyamasam da şu ana kadar okuduğum kitapları ile en sevdiğim yazarlar arasında yer alıyor. Gazap Üzümleri'ni çok güzel yorumlamışsınız, kitabın konusunu biliyordum ancak yazınızı okuduktan sonra artık ertelememeli ve ben de okumalıyım diyorum. :)

    Blogunuz okur olarak bana hitap eden, doyurucu, kaliteli bir blog. Yazılarınızın devamını da bekliyor olacağım. Ayrıca sizi, okuma zevkinize hitap edebileceğini düşündüğüm blogumuza da bekleriz. Keyifli okumalar dilerim. :)

    http://rafinasigmayanlar.blogspot.com.tr/

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Teşekkür ederim. Ben de sizin blogu beğendim ve takibe aldım.

      Sil
  2. Merak ettiğim romanlardan.Güzel bir tanıtım olmuş.Mutlu yıllar dilerim;)

    YanıtlaSil