15 Ekim 2017

Joseph Conrad - Karanlığın Yüreği

Polonya asıllı İngiliz yazar Joseph Conrad, “Karanlığın Yüreği” başlıklı uzun öyküsünde okuru Afrika’nın kalbine, Kongo Nehri’nin derinliklerine götürüyor. İlk başta başlığı fantastik, korku yüklü bir izlenim verse de Conrad bu eserinde en başta sömürgecilik ve ırkçılık konularını işliyor.

Anlatıcı, Charles Marlow isimli bir kaptanın anlattığı serüvenini naklediyor. Afrika’nın kalbine gidişi, burada bir teknenin kaptanı olarak Kongo Nehri’nin derinliklerine seyahat edişini anlatıyor. Bir yandan Afrika’yı sömüren kendisi gibi beyaz insanlar, bir yandan da beyazların “düşman, hükümlü, işçi ve isyancı” diye ad taktıkları yerel halk.

Tam adı Józef Teodor Konrad Korzeniowski olan yazar, 1857 yılında Polonyalı bir anne-babadan Ukrayna'da doğdu. Ailesi sürgün edilince bir süre Rusya’da yaşadı ve daha sonra denizcilik yaptı. Eserlerine konu olan denizcilik hikâyelerini de uzun yıllar denizcilik yaptığı dönemde topladı. 1884 yılında İngiliz vatandaşlığına geçen Conrad, Karanlığın Yüreği’ni de İngilizce yazmıştır.

En sevdiğim kısa öykü yazarlarından Jorge Luis Borges, Joseph Conrad için ise “tüm romancılar arasında en has romancıdır” ifadesini kullanıyor. Karanlığın Yüreği de Polonya asıllı İngiliz yazarın en ünlü eserlerinden biridir.

Karanlığın Yüreği’nin konusu şöyle: Anlatıcı, arkadaşlarıyla birlikte Londra’da Thames Nehri’de Charles Marlow isimli bir kaptanın misafiri olarak bulunuyor. Kaptan sohbetleri sırasında başından geçen bir olayı anlatmaya başlar. Olay Marlow’un Afrika’ya bir ticaret şirketi için çalışmaya gitmesi ile ilgilidir. Çok az bilinen bölgelerden birine bir geminin kaptanı olarak atanır. Kongo Nehri’nin derinliklerine seyahat edecek, buradaki yerel halkla karşılaşacak ve gördüklerini de beyazların sömürgeciliği ve yerel zenci halkın da uğradığı ırkçılığı okura aktaracaktır.

Ancak yazar bize Marlow’un ağzından olayları anlatırken de alaycı bir üsluba yer verir:

“Aslında pek öyle önemli adamlar da değillerdi bunlar. Sömürgeci falan değildiler. Yönetimleri bir baskı aracından başka bir şey değildi, sanırım. Birer fatihtiler, bu da kaba güçten başka bir şeyi gerektirmiyor. Övünülecek bir şey de değil bu, çünkü senin gücün yalnızca başkalarının güçsüzlüğünden doğan bir kazadır. Yalnızca elde etmiş olmak uğruna, ellerine geçeni kaptılar. Yaptıkları şiddetli bir soygundan, geniş çapta bir kıyımdan başka bir şey değildi, üstelik gözü kapalı yapıyorlardı bu işi. Karanlıkla kapışanların böyle yapmaları da doğaldır. (s. 10)

Dünyanın fethi, yani dünyanın, rengi bizimkinden farklı, ya da burunları bizimkinden az daha yassı insanların elinden alınması işi, üzerinde düşünülecek olursa, pek de hoş bir şey değil. Ancak düşünce kurtarıyor bu davranışı. (s. 10)

Marlow’un çalıştığı şirket Afrika’ya daha çok fildişi için gelmiştir. Şubeleri birçok değerli şeylerle birlikte en çok da fildişi topluyor. Şubelerde toplanan fildişiler de ana merkeze gönderiliyor. İşçi olarak ise yerel halkı köle olarak kullanıyorlar. Marlow da ilk defa köle gibi çalıştırılan işçileri gördüğünü şöyle anlatıyor arkadaşlarına:

“Arkamda hafif bir şıngırtı işitip başımı çevirdim. Altı zenci tek sıra olmuş, patikayı tırmanıyorlardı. Yürüyüşleri dik ve ağırdı, başlarının üstünde dengede duran sepetlerle toprak taşıyorlar, adımlarını şıngırtıya uyduruyorlardı. Apışaralarına sardıkları kara paçavraların küçük uçları arkalarından kuyruk gibi sallanıyordu. Tüm kaburgalarını görebiliyordum. Kollarıyla bacaklarının eklem yerleri bir ipe atılmış düğümler gibiydiler. Her birinin boynunda demirden bir tasma vardı ve aralarında sallanıp şıngırdayan bir zincirle birbirlerine bağlıydılar.” (s. 24)

SÖMÜRGECİLİK VE IRKÇILIK

Joseph Conrad, bu eserinde bir yandan sömürgecilik ve ırkçılık konularını işlerken de bir yandan da Londra ile Kongo’yu, Thames nehri ile Kongo nehrini kıyaslıyor. Örneğin Afrika’da tamamen terk edilmiş köyleri görüyor. Köylerin terk edilmesini, yerel halkın bölgeden kaçmasını ise ilginç bir yöntemle Londra ile kıyaslıyor.

“…ve bir yalnızlık, bir yalnızlık - kimse yok, bir kulübe bile. Halk çoktan çekip gitmişti. Eh, Deal'le Gravesend arasındaki yolda birdenbire korkunç silahları olan, ne idüğü belirsiz zenciler dolaşmaya başlayıp, sağda solda yakaladıkları saf İngiliz köylülerine yük taşıtmaya başlasalardı, o yörenin tüm çiftlikleri de çabucak boşalırlardı, herhalde.” (s.31)

İngiliz, Avrupalı ya da Batılı, Afrika’ya genelde ise Doğu’ya bir çıkar için gitmiştir. Ama gittikleri yerde en büyük sorunları bilmedikleri bir yer ile karşılaşmalarıdır. Marlow ona çok yabancı gelen ormanı hep “karanlık” sözcüğü ile tanımlar. Çünkü sık ağaçlar, geçilmez bitki duvarının arkasında ne olduğunu bilmiyor. Onun için orası karanlıktır. Karanlık ise hep korkulan bir şeydir.

Buna yerliler de dâhildir. Yerli halkı tanımıyor, adetlerini bilmiyor ve dillerine de yabancıdırlar. Onlar için yerel halk sömürülebilecek yerel işgücü ya da tehdit olarak görüldüğünde ise kimseye hesap vermek zorunda olmadan öldürebileceğiniz birer “düşman”dır. Bunu Marlow gemisi ile Kongo nehri boyunca seyahat ederken görüyoruz. Nehrin derinliklerine gittikçe daha önce çok az Batılı ile karşılaşmış yerlilerden hem korkuyorlar hem de onları öldürmeyi eğlenceli buluyorlar. Ne de olsa onların ancak okları ve mızrakları var, kendilerinin ise ateş gücü yüksek silahları ve tüfekleri.

Ama genel itibariyle yerli halkın bütün davranışları onlara yabancıdır. Zaten anlamaya da çalışmıyorlar. Çünkü onlar medeni dünyadan gelmişlerdir, zenciler ise yamyam ve ilkeldirler. Ne de olsa asıl amaçları onları anlamak, onlara bir şey vermek ya da medenileştirmek değildi. Asıl istedikleri Avrupa’nın zenginlikleri ve fildişidir.

“Ama birdenbire, bir köşeyi güçlükle döndükten sonra, çalıdan duvarlar, sivri ottan damlara rastlayıveriyorduk - patlayan çığlıklar, değirmen gibi dönen kara kollar, çırpılan yığınla el - hepsi de ağır, sarkık, hareketsiz yapraklar altında. Kara, anlaşılmaz bir çılgınlık nöbetinin kıyısında gemi ağır ağır, güçlükle yol alıyordu. Tarihöncesi adamı bize sövüyor, tapınıyor, ya da hoşgeldin diyordu - kim bilebilirdi? Çevremizi anlama yetimiz yokolmuştu; şaşarak, bir tımarhanedeki çılgınca patlamayı izleyen aklı başında adamlar gibi için için üzülerek, bir hayalet gibi, akıp gidiyorduk. Anlayamıyorduk, çünkü çok uzaktaydık ve anımsayamıyorduk; çünkü ilk çağların gecesinde, çok az izi kalan - ve hiç bir anısı kalmayan - o çağlarda ilerliyorduk.” (s. 56)

Joseph Conrad’ın “Karanlığın Yüreği” uzun öyküsünde bir de ana karakter Marlow’un çok kısa bir süre görebildiği ancak onunla ilgili çok şey duyduğu Kurtz isimli bir karakter daha var. Kurtz şirketin en iyi çalışanlarındandır. Kongo nehrinin derinliklerinde bir şubenin başında bulunuyor. Merkeze de en çok fildişi gönderen birisidir. Marlow, Kurtz hakkında şöyle diyor: “Bana bu adamın tek başına tüm öbür temsilcilerden çok fildişini topladığını, takas ettiğini, dolandırdığını ya da çaldığını büyük bir kıskançlıkla anlatmamışlar mıydı?” (s. 73)

Marlow’un Kurtz ile karşılaşması çok kısa sürüyor. Ancak onunla karşılaşmadan aylar önce hakkında o kadar çok şey duyuyor ki, adeta takıntı haline getiriyor. Bazıları Kurtz’u, kişiliğini, dehasını ve yaptığı işleri överken, bazıları da kıskanıyor ve bir gün onun bu başarılarından dolayı müdür olmasından korkuyor.

Marlow’un uzun süre sabırsızlıkla, hatta can atarak görüşmek, konuşmak istediği Kurtz ise ilginç bir kişiliğe sahip. Afrika’nın derinliğinden, merkeze sadece en çok fildişi göndermekle kalmıyor, aynı zamanda adamlarını mallar ile merkeze gönderdikten sonra tek başına burada kalıyor. Yerli halk ve kabile şefleri ondan korkuyor. Tek başına ormana giderek günlerce orada kalıyor. Hatta gemi ile onu anlama geldiklerinde yerliler Kurtz’u vermemek için gemiye saldırıyor. Ondan korkmakla birlikte onu ölesiye de seviyorlar.

Öyküde önemli bir yere sahiptir Kurtz. Marlow’un takıntısı haline gelen bu karakter, öyküde de önemli bir yere oturur. Varsa yoksa herkes Kurtz der.

Kitabı okurken ve Conrad’ın üzerinde durduğu sömürgecilik konusu gündeme geldikçe, Jared Diamond’ın “Tüfek, Mikrop ve Çelik” kitabından sorduğu “Neden Avrupa halkları Afrika, Amerika’ya giderek sömürgeleştirdi de, söz konusu bölgelerin halkları gelip de Avrupa’yı sömürgeleştirmedi?” sorusunu hatırladım.

Bu soruyu farklı bir yönden yazar Joseph Conrad da soruyor. Afrika’da boşaltılmış köyleri görürken Marlow’un kullandığı ve yukarıda da alıntılanan ifadeler ile benzerlik taşıyor. “Aniden Londra’da eli silahlı zenciler ortaya çıkıp İngiliz köylülerini zorla çalıştırsaydı” şeklinde kullanıyor yukarıdaki soruyu. Bunun cevabını Jared Diamond ayrıntılı bir şekilde işliyor kitabında.

Joseph Conrad
Karanlığın Yüreği
Özgün adı: Heart of Darkness
Çev: Sinan Fişek
Ankara
Dost Kitabevi
1982
120 sayfa.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder