14 Eylül 2016

Slavoj Žižek - 1968

Dünya genelinde yaşanan 1968 gösterileri hem başlangıç, hem de bir son olmuştur. Birçok şey değişmiştir. Bunların ne olduğu ile ilgili Sloven Marksist sosyolog, filozof ve kültür eleştirmeni Slavoj Žižek “Lacancı analizlerde” bulunuyor 1968 başlığı ile basılan bu kitapta.

Türkçesi “1968” olarak basılan kitabın orijinal ismi “1968’de Yapılar Sokağa İndi - Bir Daha Yapacaklar mı” (In 1968, Structures Walked On The Streets - WiII They Do It Again) şeklindedir. Yani asıl sorulardan bir 1968 tarzı bir gösterinin dünya genelinde bir daha yaşanma ihtimalinin olup olmadığıdır. Bunun için 1968 ne istiyordu, neler değişti ve günümüzde nasıl bir toplumda yaşıyoruz sorularına cevap vermek lazım.

Žižek kitaba başlarken 1968’de ne olduğu sorusuna odaklanmaktan ziyade şu soruya cevap aramanın daha faydalı olacağını belirtiyor. Günümüz 1968 gözüyle nasıl görünüyor. Žižek, 68’i iki ana yönüyle ele alıyor. Birincisi politik dönüşüm, ikincisi özgürlükler konusu. Ayrıca kitapta 68 sonrası sol-devlet ilişkileri ve solun kendisi için belirlediği yol üzerinde duruyor. Daha doğrusu solun içinde bulunduğu çıkmazdan nasıl kurtulacağı konusunu tartışıyor.

“...ve böylece 68’in dersi “Elveda Bay Sosyalizm” oluyorken, gerçek devrimse dijital kapitalizm devrimi olmaktadır... - 68 ayaklanmasının “gerçeği,” mantıksal sonucu bu kapitalizmdir.” (s. 16) diyen Žižek, kapitalizmin özellikle 68 sonrası nasıl kendini dönüştürdüğünü ve artık genel kabul gören, ancak “kapitalizm” olarak adlandırılmayan bir yapıya büründüğünü dile getiriyor.

Kapitalizmin günümüzdeki yapısına ulaşmadan önce üç aşamadan geçtiğini belirten Žižek, bunun Boltanski ve Chiapello’nun “Kapitalizmin Yeni Tini” adlı kitabında kapitalizmin üç tininin şöyle açıklandığını aktarıyor.

Boltanski ve Chiapello’nun “Kapitalizmin Yeni Tini” adlı kitabı kapitalizmin sırasıyla üç “tinini” Weberci bir tarzda belirliyor:

Kapitalizmin birinci, girişimci tini 1930’ların Büyük Depresyonu’na dek sürdü; (John Steinbeck’in “Gazap Üzümleri romanı 1930’ların yaşattığı büyük acılardan sadece küçük bir an sunuyor).

Kapitalizmin ikinci tini girişimciyi değil büyük şirketin maaşlı müdürünü ideal olarak kabul etti.

Kapitalizmin üçüncü tini: 1970’lerden günümüze ise, yeni bir “kapitalizm tini”ortaya çıkıyor: kapitalizm üretim sürecinin hiyerarşik Fordist yapısını bıraktı ve işyerinde çalışanların inisiyatif ve otonomisine dayanan, şebeke temelli bir örgüt biçimi geliştirdi. Hiyerarşik-merkezi bir emir zinciri yerine, işi ekipler ya da projeler biçiminde örgütleyen, müşteri tatminini hedefleyen ve liderlerinin vizyonu sayesinde işçilerin genel seferberliğini sağlamış bir katılımcılar çokluğuna sahip şebekelerle karşı karşıyayız. Bu şekilde, kapitalizm dönüşmüş ve eşitlikçi bir proje olarak yasallaşmış oluyor: oto-poetik etkileşimi ve kendiliğinden öz-örgütlenmeyi yoğunlaştırma yoluyla, aşırı Solun işçilerin öz-yönetimini içeren retoriğini bile aştı ve onu anti-kapitalist bir slogan olmaktan çıkarıp kapitalist bir slogan haline getirdi. (s. 14-15)

Kapitalizmin üçüncü tinini Žižek şöyle yorumluyor: “Tüketim düzeyinde, bu yeni tin “kültür kapitalizmi” denen şeydir: malları ne yararlılıkları nedeniyle ne de statü simgeleri olmaları nedeniyle alırız; onları sundukları deneyimi elde etmek için alırız, onları yaşamımızı haz ve anlam dolu kılmak üzere alırız.” (s. 15)

1968 işte kapitalizmin bu üçüncü tininin ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Kapitalizm kendini dönüştürme ihtiyacı duyarken, daha önce eleştirildiği konuları içselleştirerek farklı bir şekilde karşımıza çıkıyor.

“Kapitalizmin yeni tini görkemli bir şekilde 1968’in eşitlikçi ve anti-hiyerarşik retoriğini sahiplendi, kendisini şirket kapitalizminin baskıcı toplumsal örgütlenmelerine ve “reel” sosyalizme karşı başarılı bir özgürlükçü devrim olarak sundu - bu yeni özgürlükçü tin, Bili Gates ve “Ben and Jerry” adlı dondurmanın sahipleri gibi terbiye edilmiş “cool/makul” kapitalistlerde görünür.” (s. 18)

Žižek, kitapta 1968’i, komünizmin çökmesi ile sonuçlanan 1989 ve Fransa’da 2005 yılında yaşanan gösterileri ile kıyaslıyor. Bunlar arasındaki farkı ortaya koymaya çalışıyor. Ona göre: “Mayıs 68 ütopyacı vizyonu olan bir ayaklanmaysa, 2005 ayaklanması herhangi bir vizyon iması olmayan bir patlamaydı.” (s. 28)

2005’deki Fransa’daki protestolar ile ilgili ise Žižek şu değerlendirmede bulunuyor: "Çok katı bir türdeşlikle, protestocuların mesajı şöyleydi: “Biz, Fransız yurttaşları, ... Fransız yurttaşlarıyız.” Eleştirmenler protestoculardan eylemlerinin “akıldışı” yıkıcılığını aşıp özgül taleplerini dile getirmelerini talep etti - ama aslında istedikleri şey evrensel bir protesto biçiminden kurtulmaktı, yani protestoyu özgül bir grup-özdeşliğinin ifadesine, çoklu özdeşliklerin küresel toplumsal uzamına katılabilecek bir ifadeye indirgemek istiyorlardı.” (s. 30)

Hem 1968, hem de 1989 belirli talepleri ve amaçları olan gösterilerdi. Peki ne kadarına ulaştılar? Bazı açılardan kazanırken, bazı açılardan kaybettiler. Ya da istediklerinde farklı sonuçlar doğru: “68, 89 ve 2005’in bir tür Hegelci üçleme oluşturduğunu söyleyebiliriz: Mayıs 68 ayaklanması politik açıdan kaybetti (kapitalizm muzaffer bir şekilde döndü) ve bir bakıma, toplumsal açıdan kazandı (toplumsal ahlak kurallarının tözünü kapsamlı bir şekilde yeniledi: cinsel özgürleşme, yeni bireysel özgürlükler, kadınlar için daha güçlü toplumsal konumlar, yeni post-ataerkil otorite ve baskı biçimleri...); 89’daki anti-Komünist ayaklanma politik açıdan kazandı (Komünizm dağıldı), ama toplumsal açıdan kaybetti (vahşi kapitalizmle milliyetçilik karışımı olan bu yeni Komünizm sonrası toplum, muhaliflerin uğruna mücadele ettiği şey değildi).” (s. 30-31)

“Politik açıdan birbirine karşı olan bu iki hareket arasında (68 anti-kapitalistti ve parlamenter demokrasiyi eleştiriyordu, buna karşın 89 parlamenter demokrasi istedi) bir tür ateşkes sağlamak isteyenler, genellikle, bunların her şeye rağmen, her tür toplumsal sınırlama ve baskı karşısında bireysel özgürlük ve yaratıcılığa özgürlükçü bir bağlılık gibi bir temeli paylaştığını belirtir; fakat, daha radikal bir eleştiri noktasından, bu pek özgürlükçü çekirdeği sorunlu saymak, onu ortak ideolojik bağlanmanın içinde saptamak gerekir.” (s. 31)

Bütün bu gösteri ve hareketlerin buluştuğu ortak nokta ise özgürlüklerdir. Özgürlük günümüzde “seçim özgürlüğüne” indirgenmiş eleştirisini dile getiriyor Žižek. Walter Lippman’ın iyi niyetle “rızanın üretilmesi” gerektiği ifadesi üzerinde dururken, bir yandan da seçim özgürlüğü olan halkın “yurttaş kral” olduğunu belirtiyor. Yurttaş “kraldır” ancak sadece önceden hazırlanıp önüne konulan menüden seçmekle özgürdür. Peki seçim yaparken neye göre seçim yapıyor. Yine menüyü hazırlayanların verdiği küçük bilgi kırıntıları ile. Yani ne seçtiğini ve neyi seçtiğinden gerçekte haberi yoktur. Ancak seçim özgürlüğü var. Özgürdür!

Žižek de bunu şöyle dile getiriyor: “Bu durum bizi çağdaş “seçim toplumunun” çıkmazıyla, en radikal biçiminde karşı karşıya getirir. Yani o standart zorunlu seçim durumunda (doğru seçimi yapmam koşuluyla seçmekte özgür olduğum, bu yüzden bana kalan tek şeyin, uzman bilgisi bana ne dayatıyorsa onu özgürce başarmışım gibi yaparak boş bir jest yapmak olduğu bir durumda). Burada, tersine, seçim gerçekten özgürdür ve tam da bu nedenle, çok daha hayal kırıcı olarak deneyimlenir: kendimizi sürekli hayatlarımızı temelden etkileyecek konularla ilgili karar vermek zorunda kalmış, ama tam bir bilgi temeline sahip değil bir halde buluruz.” (s. 36)

Bu aynı şekilde medyadaki seçme ve izleme özgürlüğüne de benziyor. Görünüşte sunulan “seçme özgürlüğü” medya için de geçerlidir. Çok sayıda haber kanalı var ve buradan, çok sayıda kişi görüşünü dile getiriyor. Ancak söylenen şeyler hep aynı. Peki alternatif görüş var mı? Yok. Peki izleyici bu “bol-tek görüşlü” bilgiden ne sonuca varacak ki, özgürce seçim yapacaktır.

“Parlamenter-temsil demokrasisinin sınırlılığı, Chomsky’nin şu sözünde hoş bir şekilde dile getirilmişti: “ancak halk katılımının üstesinden gelindiği zaman, demokratik biçimleri güvenle düşünmek mümkün olabilir.” Bunu söyleyerek, parlamenter demokrasinin, onu halkın doğrudan politik öz-örgütlenmesi olmaktan çıkartan “edilgenleştirici” özüne dikkat çekmişti.” (s. 43)

Bütün bunlarla birlikte “liberal-demokratik kapitalizm nihayet-bulunmuş en iyi toplum formülü olarak kabul edilir, insanın tek yapabileceği onu daha adil, hoşgörülü vb. kılmaktır. Bu tam da İtalyan gazeteci Marco Cicala’nın başına gelen şey: bir makalede “kapitalizm” sözcüğünü kullandığı zaman, editör ona bu terimin gerçekten gerekli olup olmadığını sordu - onu eşanlamlısı olan başka bir sözcükle, sözgelimi “ekonomi” sözcüğüyle değiştiremez miydi? Terimin son yirmi otuz yıldır gözden kaybolmuş olmasından daha iyi bir kanıt olabilir mi kapitalizmin bütünsel zaferi için?” (s. 50)

1968’i tartışarak kitaba başlayan Žižek, daha sonra bütün bu gelişmeler doğrultusunda kendinin dönüştüren kapitalist sistemi genişçe ele alıyor. Daha sonra ise biraz da geleceğe dönük, izleri şimdiden görünen gelişmeler üzerine tahminler ve tartışmalardan bulunuyor. Genetik ve DNA çalışmaları sonucu yaşanabilecek olaylar ve bunların topluma etkileri ile etik konular üzerinde duruyor. Blade Runner filmini örnek veren yazar gelecekte yapılması muhtemel nano robotlar aracılığıyla gerçeklik kavramının nasıl değişebileceğini tartışıyor.

Slavoj Žižek
1968
Çev: Sabri Gürses
İngilizce Orijinali:
In 1968, Structures Walked On The Streets - WiII They Do It Again
Encore Yayınları
İstanbul
2008
80 sayfa.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder