30 Mart 2017

Zülfü Livaneli - Huzursuzluk

Zülfü Livaneli’nin “Huzursuzluk” başlıklı romanı biri eski, diğeri ise yeni olan iki olaya dikkat çekiyor. Aslında her iki olay da aynıdır, her ikisinde de kan, acı, gözyaşı vardır. Eski olması, özellikle Ortadoğu coğrafyasında hiç eksik olmamasındandır. Yeni dediğim olay ise yine bu savaş, kan, gözyaşı ve acının son yıllarda özellikle IŞİD, Suriye, Irak adları ile gündemimize girmesinden kaynaklanıyor.

Romanın ana karakteri İbrahim’in konuştuğu çocukluk arkadaşının babası da bunu doğruluyor: “Bu gözler çok kan gördü oğlum, çok zulüm gördü. Bu topraklar böyledir, kan hiç eksilmez, ölmeyince kan kesilmez, neden mi? Adet böyle oğlum, buralarda adet böyle.” (s. 44) Diğer yandan ise kendisini huzursuz eden ve yeni yaşanan acıları, mültecileri, yaşanan zulmü İbrahim birinci ağızdan dinliyor, görüyor ve hissediyor.

Livaneli’nin romanı adında da olduğu gibi okuru da huzursuz ediyor. Çünkü huzursuz olmayacak gidi değildir. Bölgede yaşanan acıların sadece bir kısmı kitapta aktarılıyor. Yaşananların büyüklüğünü kimse hayal bile edemez. Bir kısmı diyorum, çünkü kitap daha çok Ezidilerin çektiklerine odaklanmış.

Her gün haberlerde sayılar görürüz. Suriye’de Irak’ta şu kadar kişi öldü, yaralandı, işkence gördü, tecavüz edildi ve sair. Haberi okuyan/izleyen için bunlar sadece birer rakam, istatistik. Ancak bütün bu acıları insanlar yaşıyor, belki günlerce, aylarca. İşte bu kitap da bu acılardan sadece birini alarak, okura anlatmaya çalışıyor. Okuru anlamaya çağırıyor, yazarın deyimiyle ise huzursuz ediyor.

Romanın hikâyesi şöyle; İbrahim, İstanbul’da bir gazetede çalışıyor. Bir gün önüne bir haber gelir. ABD’de Hüseyin Yıldız isimli ve Mardinli bir Türk vatandaşı öldürülmüştür. Haberde olayın ırkçılar tarafından işlendiği yazıyor. Ana karakter öldürülen kişinin çocukluk arkadaşı Hüseyin olduğunu öğrenir. Mardin’e gider ve olayı araştırmaya başlar.

Olay çok karışıktır. Hüseyin’in, Mardin’deyken de IŞİD’liler tarafından vurulduğunu öğrenir. Bunu araştırayım derken, karşısına Meleknaz isimli Suriyeli ve Ezidi olan bir mülteci kızın ismi çıkar. İbrahim, yıllar sonra doğup büyüdüğü topraklara döner, araştırmalarına devam eder ve olayları bir bir öğrenir. Olayı araştırdıkça, Ezidiler kimdir, şeytana mı tapıyorlar, Suriye’de IŞİD onları nasıl öldürdü, kızlarını nasıl esir ettiğini, sattığını ve tecavüz ettiğini öğrenir. Öğrendikçe de huzursuz olur. Huzuru ise ancak çocukluk arkadaşı Hüseyin’in bulduğu ve kör doğan bir bebeği olan Meleknaz isimli kızı bularak elde edebileceğini düşünmeye başlar.

Kitabın ana konularından biri Suriye’deki savaş ve acılardır. Özellikle de Ezidiler ve çektiklerine eğiliyor. 2011 yılında başlayan olaylar, komşu Türkiye ve toplumu her yönden o kadar derinden etkilemiştir ki, artık edebiyata girmiş, romanlara da konu oluyor. Benim dikkatimi çeken ilk husus bu oldu.

YABANCILAŞMA

Kitapta dikkatimi çeken ikinci konu ise insanların yabancılaşmasını işlemesidir. Bir taraftan İbrahim, romanın ana karakteri, kendisinin başkalaşmasından, yabancılaşmasında, ötekileşmesinden bahsediyor. Çünkü İstanbul’a gitmiş, burada okumuş, çalışıyor, kendi deyimiyle “plaza insanlarının” arasına karışmıştır. Batılılaşmıştır. Doğulu büyümüş ama sonradan Batılı yetişmiştir. Şimdi kendi şehrine döndüğünde eski İbrahim ile yeni İbrahim’i kıyaslıyor, farklarını görüyor, bazen de buna üzülüyor.

Bir yandan da kendisi ile çocukluk arkadaşı Hüseyin’i kıyaslıyor. Arkadaşı bu topraklarda kalmıştı, kendisi ise doğduğu topraklardan göçüp gitmişti. Ama ne pahasına? İşte bunun bedelini şu cümleyle anlatıyor: “O kök salmıştı, ben rüzgârda savruluyordum; büyük şehrin yüzünü silerek birbirine benzettiği, kimliksiz kalmış milyonlarca insandan biriydim.” (s. 42)

Ancak bir yandan da başkalaşanın, değişenin sadece kendisi olmadığını da görüyor. Mardin, yöre halkı, burada yaşayan kendi ailesi gibi Müslümanların da değiştiğini gözlemliyor ve şöyle diyor: “Çarşıda, okulda, kadim Süryani, Müslüman, Yahudi, Mecusi, Zerdüşti, herkesin ahbaplık ettiği, birbirinin kutsal günlerini kutladığı şölen günleri… Ama şimdi iyice içine kapanmış, sertleşmiş öfkeli bir İslam'ın gölgesi altında kararan bir şehir.” (s. 28)

Belki şehrinin değişmesinin de sebepleri vardır, ancak çok fazla düşünmez İbrahim bu konuda. Sadece, “Bir yandan IŞİD, bir yandan PKK, bir yandan devlet güçleri derken çarpışmaların ortasında
kalmış korku içinde bir kent.” (s. 28) demekle yetinir.

Bu arada kitapta iki kişi konuşurken farklı bir diyalog yazım tarzı dikkatimi çekti. Mesela İbrahim, çocukluk arkadaşı ile yemek yiyor ve konuşuyor. Ancak bu konuşmada sadece arkadaşının söylediklerini okuyoruz. İbrahim gizlidir, sorduğu sorular da gizlidir. Ancak diğerinin konuşmasından İbrahim’in ne sorduğunu, ne konuştuğunu da öğrenebiliyoruz. Benzer bir diyalog kısmı İbrahim’in Süryani papaz ile konuşmasında da var. Bu diyalogda da İbrahim gizlidir ama varlığını, sorduğu soruları hep papazın konuşması ve verdiği cevaplardan duyuyoruz.

İKİ AŞIK: BİRİ EZİDİ, DİĞERİ MÜSLÜMAN

Öte yandan romandaki karakterlerden Hüseyin, bir mülteci kampında gördüğü, kör bir bebeği olan Ezidi Meleknaz’a âşık olur, tutulur. Onun için varlıklı bir ailenin kızı ile olan nişanını atar ve Meleknaz ile nişanlanır. Ancak bu aşka, nişana ve nikâha herkes karşıdır. Hüseyin’in annesi Adviye Hanım Teyze, kız kardeşi Aysel, Müslümanlar, Hıristiyanlar. Hatta Süryani papaz bile böyle bir evliliğin ne Müslüman ne de Hıristiyanlar tarafından kabul edileceğini söyler. Tabii bir de IŞİD karşıdır ki, sonunda bundan dolayı Hüseyin’i vururlar.

Bu evliliğe karşı olmalarının en büyük sebebi ise Meleknaz’ın dinidir. Çünkü onlara göre Ezidiler şeytana tapar, ya da diğer bir deyimle cennetten kovulmuş meleğe. Yazar kitapta işte Ezidiler hakkında bilinen yanlış ve doğrulara değiniyor, inançlarının ne olduğu ile ilgili okura geniş bilgi veriyor.


SURİYE, IŞİD, EZİDİLER


Kitapta önemli bir kısım, Meleknaz’ın yaşadıklarına ayrılıyor. Tam olarak ne yaşadığını öğrenemiyoruz. Ancak onunla aynı şeyleri yaşamış arkadaşı Zilan başından geçenleri anlatıyor İbrahim’e. Ölümler, tecavüzler, köle olarak satılmalar. Sonunda Meleknaz ve arkadaşı kurtulup Türkiye’ye geldiğinde Meleknaz’ın artık bir bebeği olmuştur.

Zilan, işte IŞİD’le ilgili gördüklerinden birini şöyle anlatıyor: “Fransa'dan gelen Cezayirli bir genç militan, Zilan'a bir gece içini dökmüş. Buralara gelme nedenlerinin kendisi gibi kızlar olduğunu söylemiş. Cennette vaat edilen bakireler burada diyormuş. Bir köyü basıp, "Göğüsleri kuru üzüm kadar küçük kızlar” diye vaat edilen kızlardan istediğin kadarını alıp gidiyormuşsun, üstelik de sevaba girmiş oluyormuşsun. Dünyada bundan güzel şey var mı, demiş o genç militan Zilan'a, kim gelmek istemez, ölmeden cennete gitmek gibi bir şey.” (s. 98)

Acı dolu, kan ve gözyaşı dolu bir hikâye, ancak okuru bu gerçeklere uyandırıyor. Her ne kadar huzursuz etse de ki huzursuz etmelidir de. İbrahim de bu huzursuzluğu ve huzursuz olma durumunu şöyle dile getiriyor: “Huzursuzdum, İstanbul'daki huzursuzluğumdan farklı bir şeydi bu ancak yine de huzursuzluktu. Tam tersi sanılır ama zaten hayatta normal olan huzursuzluk durumudur, huzur ise çok ender yakalanan geçici anlardır olsa olsa.” (s. 99)

ALINTILAR

Son olarak kitapta bir dizi çok dikkat çeken alıntı var. Hayatı, insanı ya da toplumu çok iyi gözlemlemiş, yorumlamış ve özetlemiş cümlelerdir bunlar. Bunlardan birkaçına burada yer vermeden edemeyeceğim:

“Bizim "Başkomiser Recep" diye takıldığımız arkadaşımız, her gün olduğu gibi o sabah da elindeki kanlı malzemeyi yani üçüncü sayfayı kızıla boyayacak haberleri, fotoğrafları sergilemeye başladı. Onun diline alışık olduğumuz için şahane bir fotoğraf yakaladık, dediği zaman dehşet verici bir trafik kazasıyla, cinayetle ama mutlaka parçalanmış bedenlerle karşılaşacağımızı bilirdik. Resimde ne kadar kan varsa gazetecilik dilinde o kadar şahane oluyordu o resim.” (s. 20)

“Çünkü o (Angelina Jolie) özel uçağına binerek pırıltılı hayatına uçarken, mülteciler çadırdaki sobadan zehirlenen çocuklarını çamurlu toprağa gömmeye devam ediyorlar.” (s. 73)

“Melek yüzlü ama şeytan gönüllü kadınlar görmeye alıştım artık ben, güzel kadın gördüm mü aklıma kötülük gelmesi bundandır.” (s. 76)

“Dünyanın her köşesinde inançlar var, niye Ortadoğu'dan çıkanlar dünyayı kaplamış, diye bir soru soruyorum, En çok biz mi günah işlemişiz, en çok bizim mi düzeltilmeye ihtiyacımız varmış?
Kır bıyıklarının altında hafif bir gülümseme izi yakalıyorum. Bunun cevabı kelamdır diyor, sözdür. Bu dünyada hiçbir şey insanları söz kadar etkileyemez. Ortaşark da sözün zirveye vurduğu yerdir, hiçbir bölgenin şiiri, menkıbesi, masalı bu kadar kuvvetli, insanın yüreğine işleyen kudrette değildir. İşte bu yüzden bizim buralarda şairler büyücü sınıfına girer. İnsanları güzel sözlerle büyüledikleri için.” (s. 85)

“İnsanlar bunca acı çekerken, İstanbul'da en iyi suşinin nerde yenilebileceğini konuşanlara dayanamıyordum.” (s. 134)

"Merhamet istemiyorum, hiç kimsenin acımasına ihtiyacım yok, merhamet de zulmün bir parçası; ne bana acıyın ne de çocuğuma. Merhamet zulmün merhemi olamaz." (s. 139)

Ömer Zülfü Livaneli
Huzursuzluk
Doğan Kitap
İstanbul
2017
154 sayfa.

2 yorum:

  1. Yakın zamanda okuyup çok ama çok beğendim: ) Yazı güzel olmuş ellerine saglik

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Benim Livaneli'nin okuduğum ilk kitabı, ben de çok beğendim. Teşekkürler.

      Sil