10 Haziran 2018

Jared Diamond - Tüfek, Mikrop ve Çelik (4. Kısım)

4. Kısım: Beş Bölümde Devriâlem

15. Bölüm: Yali’nin Halkı

Jared Diamond, bu bölümde Yeni Gine ile Avustralya yerlilerinin gelişimini kıyaslıyor. Her iki toplum da birbirine yakın olması ve birbiri ile az da olsa temasta olmaları, ticaret yapmaları, sözcük alış verişi ve evlilik yapmalarına rağmen tamamen farklı gelişme kaydetmişlerdir. Yeni Gineliler belirli aletleri geliştirebilmiş, ok ve yay kullanan ve en önemlisi tarım yapan bir topluma kadar gelişirken, Avustralya yerlileri ise tamamen ilkel avcı/yiyecek toplayıcı toplum olarak kalmıştır. İşte yazar bunun sebeplerini araştırır. Aslında bunun sebeplerini daha önceki bölümlerde açıklamış ve cevapları da vermişti. Bu bölümde ise daha çok iki toplumu karşılaştırarak, ayrıntı ve bol örnek vererek üzerinde durmaktadır.

“Avustralya yerlileriyle karşılaştırıldığında Yeni Gineliler kültürel olarak "ileri" düzeydedirler. Ama çağımızdaki başka insanların çoğu onları "geri" olarak görür. On dokuzuncu yüzyıl sonunda Avrupalılar Yeni Gine'yi sömürge haline getirmeye başlayıncaya kadar Yeni Ginelilerin hiçbiri okuma yazma bilmiyordu; taş aletler kullanıyorlardı, siyasal olarak henüz devletler ya da (birkaçı dışında) şeflikler halinde örgütlenmiş değildiler. Varsayalım ki Yeni Gineliler Avustralya yerlilerinden çok daha "gelişmiş" durumdaydı, peki yine de niçin Avrasyalılar, Afrikalılar, Amerikan yerlileri kadar "gelişmediler"? Böylece Yali'nin halkı ve onların Avustralyalı kuzenleri bilmece içinde bilmece sunuyorlar.” (s. 400)

“Dolayısıyla Avustralya ve Yeni Gine'deki insan toplulukları kendi kökenlerini oluşturan Asya toplumlarından kesin bir yalıtılmışlık içinde geliştiler. Bu yalıtılmışlık bugün konuşulan dillere yansımaktadır. Bu binlerce yıllık yalıtılmışlıktan sonra, ne çağdaş Avustralya yerlilerinin dillerinin ne de (Papua dilleri denen) başlıca çağdaş Yeni Gine dil grubunun herhangi çağdaş bir Asya diliyle ilişkisi vardır.” (s. 402)

“Farklardan bazıları şunlardır: Yeni Gine neredeyse ekvatorun üzerindedir, Avustralya ise ta ılıman kuşaklara kadar uzanır, ekvatorun neredeyse 40 derece güneyine kadar ulaşır. Yeni Gine dağlıktır, son derece girintili çıkıntılıdır, dağların yüksekliği 5000 metreyi bulur, en yüksek tepelerin üzeri buzla kaplıdır, Avustralya ise çoğunlukla düz ve yüksek olmayan bir kıtadır - topraklarının % 94'ünün deniz seviyesinden yüksekliği 650 metrenin altındadır. Yeni Gine dünyanın en çok yağış alan yerlerinden biridir, Avustralya ise en kurak. Yeni Gine'nin çoğu bölgesi yılda 2500 milimetre yağış alır, yüksek yerler 5000 milimetreden fazla yağış alır, Avustralya'nın çoğu bölgesiyse 500 milimetreden az. Yeni Gine'nin ekvator iklimi mevsimden mevsime, yıldan yıla az değişiklik gösterir, ama Avustralya'nın iklimi mevsimliktir, öteki kıtaların hiçbirinde iklim yıldan yıla bu kadar değişmez. Bu nedenle, kurumayan büyük ırmaklar Yeni Gine'yi dantel gibi süslerken, Avustralya'da sürekli akan ırmaklar çoğu zaman yalnızca Doğu Avustralya'da görülür; Avustralya'nın en büyük ırmak sistemi (Murray- Darling) kuraklık sırasında aylarca susuz kalmıştır. Yeni Gine'de karaların çoğu sık yağmur ormanlarıyla kaplıdır, Avustralya'daki karaların çoğu yalnızca çöllerle ve kabaklaşmış kuru ormanlıklarla.” (s. 404)

“Volkanik hareketlerin sonucu olarak Yeni Gine genç ve verimli toprakla kaplıdır, buzullar durmadan bir ileri, bir geri gider, yüksek bölgelerdeki araziyi aşındırırlar, dağlardan inen akarsular ovalara büyük miktarda alüvyon taşır. Oysa Avustralya kadar toprakları yaşlı, verimsiz, besleyicilikten yoksun bir kıta yoktur, çünkü Avustralya'da fazla volkanik hareket yoktur, yüksek dağlar ve buzullar da yoktur. Avustralya'nın topraklarının onda birine sahip olmasına karşın Yeni Gine'de Avustralya'daki memeli türlerinin ve kuş türlerinin neredeyse hepsi vardır -Yeni Gine'nin ekvator bölgesinde bulunmasının, çok daha fazla yağış almasının, daha verimli, daha yüksek tepeli olmasının bir sonucu. Bütün bu çevresel farklar bu iki yarı kıtanın şimdi ele alacağımız birbirinden çok farklı kültürel tarihlerini etkiledi.” (s. 404)

“Yeni Gine böylece en gelişmiş teknolojisiyle toplumsal ve siyasal düzeniyle, sanatıyla Büyük Avustralya'nın bir parçası haline geldi. Bununla birlikte, kentli bir Amerikalı ya da Avrupalı gözüyle Yeni Gine hala "ileri" değil "ilkel" sınıfına girer. Yeni Gineliler niçin metal aletler yapmak yerine yontma taş aletler kullanmaya devam ettiler, okuryazar olmadılar, şeflikler ya da devletler halinde örgütlenmeyi başaramadılar? Yeni Gine'nin aşamadığı çeşitli biyolojik ve coğrafi engeller olduğu anlaşılıyor.” (s. 407)

“Birincisi, yiyecek üretimi Yeni Gine'nin yüksek bölgelerinde başlamasına başladı ama VIII. Bölüm'de gördüğümüz gibi protein oranı düşük bir üretimdi bu. Başlıca besin kaynakları düşük proteinli kök bitkileriydi, biricik evcil hayvan türlerinin (domuz ve tavuğun) üretimi insanların protein gereksinimine fazla katkıda bulunamayacak kadar düşüktü. Ne tavukları ne de domuzları arabalara koşmak olanağı olduğu için yüksek bölgelerdeki halklar insan gücü dışındaki güç kaynaklarından yoksundular, aynı zamanda kendi topraklarına gelen Avrupalıları geri püskürtmeye yetecek salgın hastalıkları geliştirmeyi başaramadılar.”

“Yüksek bölgelerde nüfus büyüklüklerini sınırlayan ikinci bir etmen de yer darlığıydı: Yeni Gine'nin yüksek bölgelerinde kalabalık nüfusları besleyebilecek ancak birkaç geniş vadi vardır, özellikle de Wahgi ve Baliem vadileri. Üçüncü bir sınırlama da Yeni Gine'de yoğun yiyecek üretimine elverişli yükseklikte tek dağ kuşağının 1300 ile 3000 metre arasındaki orta kuşak olması gerçeğidir. Yeni Gine'de 3000 metreden yüksek olan dağlık yaşam bölgede hiç yiyecek üretimi yoktu, 1300 ile 300 metre arasındaki yamaçlarda biraz vardı, ovalık arazide de yalnızca düşük yoğunluklu orman açma ve kök yakma yoluyla tarım yapılıyordu. Bu nedenle Yeni Gine'de farklı yüksekliklerde, farklı türde yiyecek üretiminde uzmanlaşmış topluluklar arasında büyük çaplı ekonomik yiyecek değiş tokuşu hiç gelişmedi. Andlar'daki, Alpler'deki, Himalayalar'daki bu tür alışverişler bu bölgelerdeki nüfus yoğunluklarının artmasına yol açtığı gibi, her yükseklik kuşağındaki insanlara daha dengeli bir beslenme olanağı sağlayarak bölgesel ekonomik ve siyasal bütünleşmeye de katkıda bulundu.” (s. 408)

“Bütün bu nedenlerden dolayı geleneksel Yeni Gine'nin nüfusu, Avrupalı sömürge yönetimleri buraya batı tıbbını getirinceye ve kabile savaşlarına son verinceye kadar 1.000.000'u asla aşmadı. V. Bölüm'de ele aldığımız dünyadaki yaklaşık dokuz yiyecek üretim merkezi arasında nüfusu en az olanı Yeni Gine’ydi. Topu topu 1 milyonluk bir nüfusla Yeni Gine, nüfusları on milyonları bulan Çin'de, Bereketli Hilal'de, Andlar'da, Mezoamerika'da ortaya çıkmış olan teknolojiyi, yazıyı, siyasal sistemleri geliştiremezdi.” (s. 409)

Bunlara ek sebepler: Nüfusun azlığı, engebeli arazi, küçük küçük ve bölünmüş toplumlar, her birinin farklı dili ve bölünmüşlüğün getirdiği çok sık rastlanan savaşlar.

“Kısacası, Yontma Taş Çağı'nın Yeni Gineli çiftçileriyle ve Demir Çağı'nın Endonezyalı çiftçileriyle ticaret yapan Avustralya'daki Yontma Taş Çağı'nın göçebe avcı/yiyecek toplayıcılarının, avcı/yiyecek toplayıcı olarak kalması ilk bakışta Avustralya yerlilerinin tek taraflı inadı gibi görünebilir. Daha yakından baktığımızda bu durum, insan kültürü ve teknolojisinin yayılmasında coğrafyanın her yerde oynadığı rolü yansıtmaktadır.” (s. 422)

“Yeni Gine'nin ovalık bölgelerindeki mikroplar yüzünden Avrupalılar telef olurken niçin Avrasya mikroplarıyla Yeni Gineliler de telef olmuyordu? Bazı Yeni Gineliler mikrop almadı değil, ama bu iş Avustralya'da ve Amerika kıtalarında olduğu gibi, yerli halkların büyük çoğunluğunun ölümüyle son bulacak şekilde dev boyutlarda olmadı. Yeni Ginelilerin bir şansı 1880'e kadar Yeni Gine'de sürekli oturan bir Avrupalı nüfusun olmayışıydı; 1880'e gelindiğindeyse halk sağlığı konusundaki gelişmeler Avrupalı nüfuslara özgü çiçek hastalığıyla öteki bulaşıcı hastalıkları denetim altına alma aşamasına gelmişti. Ayrıca Avustronezya'nın genişlemesi sonucunda 3500 yıldır Yeni Gine'ye sürekli Endonezyalı göçmenler ve tacirler geliyordu. Asya anakarasının bulaşıcı hastalıkları Endonezya'ya iyice yerleştikleri için Yeni Gineliler uzun zamandır bu mikroplara maruzdular ve Avrasya mikroplarına karşı Avustralya yerlilerinden daha fazla direnç kazanmışlardı.” (s. 423-424)

“Avrupalı olası göçmenleri engelleyen son bir şey de Avrupa tarım bitkilerinin, hayvan varlığının, geçim yöntemlerinin, Yeni Gine'nin doğal çevresi ve iklimi içinde her yerde başarısız olmasıdır. Balkabağı, mısır, domates gibi Amerika'dan gelen tropik tarım bitkileri bugün küçük miktarlarda yetiştiriliyor, kahve ve çay tarımı işletmeleri Papua Yeni Gine'nin yüksek bölgelerinde iyice benimsenmiş durumda ama buğday, arpa, bezelye gibi Avrupalıların temel tarım bitkileri burada tutunamadı. Yeni Gine'ye sokulmuş olan sığır ve keçi az sayıda üretiliyor ve tıpkı Avrupalı insanlar gibi tropik hastalıklardan zarar görüyor. Yeni Gine'deki yiyecek üretimine Yeni Ginelilerin yüzbinlerce yıl içinde kusursuzlaştırdıkları tarım bitkileri ve tarım yöntemleri egemen.” (s. 424-425)

“Bu sorunun yanıtı çok basit. Beyaz İngiliz sömürgeciler Avustralya'da okuryazar, yiyecek üreten insanlar ve sanayi demokrasisi yaratmadılar. Her şeyi Avustralya dışından getirdiler: hayvan varlığı, (Macadamia yemişi dışında) bütün tarım bitkileri, metal işleme bilgisi, buharlı makineler, tüfekler, alfabe, siyasal kurumlar, hatta mikroplar. Bütün bunlar Avrasya doğal çevresi içinde 10.000 yıllık gelişmenin sonuç ürünleriydi. Sidney'e 1778'de ayak basan sömürgeciler bir rastlantı sonucu bütün bu öğelerin mirasçısıydı. Avrupalılar Avrasya teknoloji mirasları olmadan Avustralya'da ya da Yeni Gine'de yaşamayı asla öğrenemediler. Robert Burk ile William Wills yazacak kadar zekiydiler ama yerlilerin yaşadıkları çöl bölgelerinde hayatta kalmayı başarabilecek kadar zeki değildiler.”

“Avustralya'da bir toplum yaratmayı başaranlar olduysa onlar da Avustralya yerlileriydi. Kuşkusuz onların yarattıkları toplum okuryazar değildi, yiyecek üretmiyordu, sanayi demokrasisine sahip değildi. Bunların nedenleri doğrudan doğruya Avustralya'nın doğal çevresinin özellikleriyle ilgili.” (s. 428)

16. Bölüm: Çin Nasıl Çin Oldu?

Bu sefer yazar Çin’i ele alıyor. Çin’in farkı nedir? Çin günümüzde büyük toprak parçasına sahip, görünürde tek dil ve millet olarak en büyük nüfuslu ülkedir. Yazı sistemini yaklaşık 2000 yıldır aynı şekilde kullanıyor.

Jared Diamond, ABD, Rusya gibi geniş bölgeye hakim, farklı milletlerden oluşan ülkeleri örnek vererek, bunların tam tersi olan Çin’i anlatmaya başlıyor.

“Yakın geçmişteki pota kuralına uymayan tek örnek dünyanın en kalabalık nüfuslu ülkesi Çin'dir. Bugün Çin siyasal, kültürel, dilsel olarak tekparça bir ülke görünümündedir, hiç değilse konunun yabancısı için bu böyledir. MÖ 221’de Çin’de siyasal birlik sağlanmıştı ve Çin o zamandan bu yana yüzyıllar boyu çoğunlukla bu birliği korudu. Çin’de yazının başladığı zamandan bu yana tek bir yazı sistemi kullanıldı, oysa çağdaş Avrupa onlarca kez değişmiş alfabeler kullanıyor. Çin'deki 1 milyar 2 yüz milyon kişiden 800 milyonu Mandarin dilini kullanıyor, dünyada anadil olarak en yüksek sayıda insanın konuştuğu bir dil. Üç yüz milyon kadar kişi ise yedi farklı dil konuşuyor, bu diller Mandarinceye ve birbirlerine İspanyolcanın İtalyancaya benzediği kadar benziyorlar. Dolayısıyla Çin bir pota olmadığı gibi, Çin nasıl Çinli oldu diye sormak da saçma görünüyor. Çin neredeyse yazılı tarihinin ta başından beri hep Çinliydi.” (s. 430)

“Bazı gelişmeler Çin’de güneyden kuzeye yayılmıştır, özellikle demir eritmeciliği ve pirinç yetiştiriciliği. Ama asıl yayılma yönü kuzeyden güneye doğruydu. Bu eğilim yazı konusunda çok açık görülür: Batı Avrasya’da Sümer çiviyazısı, Mısır hiyeroglifi, Hitit, Minos, Sami alfabesi gibi yazı sistemleri bolluğundan geçilmezken Çin belgelerle kanıtlanmış tek bir yazı sistemi geliştirmiştir. Bu sistem Kuzey Çin’de olgunluğa ermiş, yayılmış ve yeni yeni gelişmeye başlayan başka sistemlerin ortaya çıkmasını engellemiş ya da onların yerini almış, evrimleşerek bugün Çin’de hâlâ kullanılan yazıya dönüşmüştür. Kuzey Çin toplumlarının güneye yayılan başka önemli özellikleri arasında bronz teknolojisi, Çin-Tibet dilleri, devlet oluşumu vardır. Çin’in ilk üç hanedanlığından üçü de, Zia, Şang, Zou Hanedanlıkları MÖ ikinci binyılda Kuzey Çin’de ortaya çıkmıştı.” (s. 440)

“Kuzey Çin'deki Zou Hanedanlığı tarafından ya da onları örnek alarak örgütlenmiş devletler MÖ birinci binyılda güneye doğru yayıldı, bu yayılma MÖ 221 yılında Çin’in Kin Hanedanlığı’nın yönetimi altında birleşmesiyle noktalandı. Bu dönemde okuryazar olmayan “barbarlar" okuryazar “uygar" Çin devletlerini kopya eder ya da özümserken, kültürel birlik de ivme kazandı. Bu kültürel birliğin bir kısmı çok sert bir şekilde sağlandı: Örneğin, ilk Kin imparatoru daha önce yazılmış bütün tarih kitaplarını işe yaramaz olarak niteleyip, yakılmalarını emretti; bizim en eski Çin tarihi ve yazısı anlayışımızı sarsan bir şey bu. Kuzey Çin'deki Çin-Tibet dillerinin Çin’in çoğu bölgesine yayılmasında ve Miao-Yao ile öteki dil ailelerini bugünkü parçalı dağılıma zorlamasında bu ve bunun gibi sert önlemler rol oynamış olsa gerekir. Doğu Asya içinde Çin’in yiyecek üretimi, teknoloji, yazı, devlet oluşturma konusunda ilk adımları atması, Çin'deki yeniliklerin komşu bölgelerdeki gelişmelere büyük oranda katkısının olmasıyla sonuçlandı. Örneğin, MÖ dört bininci yıla kadar tropik Güneydoğu Asya’da hâlâ çoğunlukla, Vietnam’da Hoa Binh denen yerin adıyla anılan Hoabinh geleneğine uygun olarak çakıltaşlarından ve ince tabakalı taşlardan alet yapan avcı/yiyecek toplayıcıları yaşıyordu. Ondan sonra Çin kaynaklı tarım bitkileri, cilalı taş teknolojisi, köy hayatı, Güney Çin'dekine benzer çömlekçilik, belki de Güney Çin dil aileleriyle birlikte tropik Güneydoğu Asya’ya yayıldı. Burmaların, Laoların, Tayların Güney Çin'den güneye doğru o tarihsel genişleme hareketi Güneydoğu Asya’nın Çinlileştirilmesi olgusunun tamamlanmasını sağladı. Bugünkü bütün bu halklar Güney Çinli kuzenlerinin en son torunlarıdır.
“Bu Çin silindiri öylesine eziciydi ki tropik Güneydoğu Asya’nın daha önceki halklarının bölgenin bugünkü nüfusu arasında çok az izi kaldı. Yok olan avcı/yiyecek toplayıcılardan geriye kalmış olan üç grup -Malaya Yarımadası’nın Semang Negritoları, Andaman Adaları halkları, Sri Lanka’nın Veddoid Negritoları- tropik Güneydoğu Asya’nın daha önceki sakinlerinin çağdaş Yeni Gineliler gibi esmer derili, kıvırcık saçlı olabileceğini, açık renk derili, düz saçlı Güney Çinlilere ve onların torunları olan tropik Güneydoğu Asyalılara benzemediğini düşündürtür bize. Güneydoğu Asya'daki o Negrito kalıntıları Yeni Gine’de koloni kuran kaynak nüfusun hayatta kalmış son üyeleri olabilir. Semang Negritoları komşu bölgelerdeki çiftçilerle ticaret yapan avcı/yiyecek toplayıcıları olarak kaldılar ama o çiftçilerden bir Avustro-Asya dili ödünç aldılar -tıpkı, daha sonra göreceğimiz, Filipin Negritolarının ve Afrika Pigmelerinin ticaret ortakları çiftçilerden aldıkları ödünç diller gibi. Yalnızca uzak Andaman Adaları'nda Güney Çin dil aileleriyle akraba olmayan diller yaşamaktadır -şimdiye kadar yüzlercesinin yok olmuş olması gereken yerli Güneydoğu Asya dillerinin yaşayan son örnekleri.

“Kore ve Japonya bile Çin'den çok etkilenmiştir, ancak coğrafi olarak uzak oluşları, tropik Güneydoğu Asyalılar gibi dillerini, fiziksel ve genetik farklılıklarını kaybetmemelerinin güvencesi olmuştur. Kore ve Japonya MÖ ikinci binyılda Çin'den pirinci, MÖ birinci binyılda bronz madenciliğini, MS birinci binyılda yazıyı aldılar. Çin ayrıca Batı Asya’nın buğday ve arpasını da Kore ile Japonya’ya aktardı.

“Doğu Asya uygarlığında Çin’in oynadığı ufuk açıcı rolü böylece belirtirken abartmamamız gerekir. Doğu Asya'daki bütün kültürel ilerlemelerin tohumu Çin'den gelmiş değildi, Koreliler, Japonlar, tropik Güneydoğu Asyalılar hiçbir katkıları bulunmayan, yaratıcılıkları olmayan barbarlar değillerdi. Dünyadaki en eski çömlekçilik işliklerinden bazılarını eski Japonlar geliştirmişti, yiyecek üretimi onlara ulaşmadan çok önce avcı/yiyecek toplayıcı olarak köylere yerleşmiş, Japonya’nın zengin deniz ürünü kaynaklarıyla geçimlerini sağlamışlardı. Bazı bitkiler belki de ilk ya da bağımsız olarak Japonya’da, Kore’de ve tropik Güneydoğu Asya’da evcilleştirilmişti.” (s. 441 - 443)

17. Bölüm: Sürat Teknesiyle Polinezya’ya

Bu kısımda yazar hep örnekler üzerinde gidiyor. Daha doğrusu ilk kısımlarda teorik olarak anlattığı kavramları, bu sefer bölge bölge örnekleri ile pekiştiriyor. Önce Gine ile başladı, sonra Çin örneğini verdi, şimdi de Polinezya’da insanların yayılmasını anlatıyor. Tabii bu yayılma da farklı toplumlar arasındaki gerilimleri de beraberinde getiriyor.

Yeni Gine’de bir yolculuk sırasında yanındaki arkadaşlarının isimlerini ve hangi etnik kökenden geldiklerini söyleyerek, bunlar arasındaki ilişkileri anlatıyor. Bunlar arasındaki ilişki aslında bölgedeki durumu da ortaya koyuyor.

“Bütün bu gülüşmelere karşın alta yatan gerilim hissedebiliyordu. Achmad Cavaliydi, Ping Wah Çinli, Wiwor Yeni Gine’nin dağlık bölgesinden, Sauakari ise kuzey kıyıdaki ovalık bölgeden. Endonezya yönetimi Cavalıların elindeydi, Endonezya 1960'larda Batı Yeni Gine’yi kendisine bağlamış, Yeni Gine muhalefetini ezmek için bomba, makineli tüfek kullanmıştı. Achmad daha sonra kentte kalmaya karar verdi, ormandaki taramayı Wiwor ve Sauakari ile ben yapacaktım. Kararı bana Yeni Ginelilerin saçma hiç benzemeyen düz, kalın telli saçlarını göstererek açıkladı; bu saçlarla, arkasında ordu desteği olmadan uzak bir yerde Yeni Ginelilerle karşılaşırsa öldürülebileceğini söyledi.

“Ping Wah gazeteyi saklamıştı çünkü Endonezya Yeni Gine’sine Çince yazılı şeyler ithal etmek sözde yasaktı. Endonezya’nın büyük bir bölümünde tüccarlar Çinli göçmenlerdir. Ekonomik üstünlüğü ellerinde tutan Çinlilerle siyasal üstünlüğü ellerinde tutan Cavalılar arasındaki gizli gizli süren karşılıklı korku 1966’da kanlı bir devrim şeklinde patlak vermişti, o zaman Cavalılar yüz binlerce Çinliyi kestiler. Yeni Gineli olarak hem Wiwor hem de Sauakari Cava diktatörlüğüne içerliyorlardı ama aynı zamanda birbirlerinin toplumlarını da küçümsüyorlardı. Dağlılar ovalıları sagu palmiyesi yiyen güçsüz insanlar diye horlarlar, ovalılar dağlıları -hem sık ve kıvırcık keçe saçları hem de saldırganlıkta ün salmışlıkları yüzünden- koca kafalı ilkeller olarak horlarlar. Wiwor ve Sauakari ile ormanda ıssız bir yerde kampımızı kurduktan bir iki gün sonra ikisi neredeyse balta baltaya geldiler.

“Achmad’ın, Wiwor’un, Sauakari’nin ve Ping Wah’ın temsil ettiği gruplar arasındaki gerilimler, dünyanın dördüncü en kalabalık ülkesi Endonezya’nın siyasetine de egemendir. Günümüzdeki bu gerilimlerin kökleri binlerce yıl öncesine dayanır. Belli başlı denizaşırı nüfus hareketlerini düşündüğümüz zaman genellikle Kolomb’un Amerika’yı keşfinden sonraki nüfus hareketleri ile bunun sonucunda tarihi kaydedilen zamanlarda Avrupalı olmayan nüfusun yerini Avrupalı nüfusun alışı üzerinde dururuz. Ama Kolomb’dan çok önce büyük denizaşırı hareketler ve Avrupalı olmayan halkların yerini yine Avrupalı olmayan başka halkların alması olayları da vardı. Achmad, Wiwor, Sauakari tarihöncesi dönemde Asya anakarasından Büyük Okyanusya doğru hareket eden üç göç dalgasını simgeliyorlar. Wiwor'un dağlıları belki de 40.000 yıl önce ilk dalgayla Asya’dan gelip Yeni Gine’yi sömürgeleştirenlerin soyundan geliyorlar. Achmad’ın ataları Güney Çin kıyılarından yola çıkıp aşağı yukarı 4000 yıl sonra Cava’ya vardılar, orada Wiwor’un atalarının akrabası olan insanların yerini alma işini noktaladılar. Sauakari’nin ataları, Güney Asya’dan kalkan aynı dalganın parçası olarak Yeni Gine’ye yaklaşık 3600 yıl önce geldiler, Ping Wah’ın atalarıysa hâlâ Çin’de yaşıyor.

“Achmad’ın atalarını Cava’ya, Sauakari’nin atalarını Yeni Gine’ye getiren, Avustronezya’nın genişlemesi olarak nitelenen hareket son 6000 yılın en büyük nüfus hareketiydi. Bu insanların bir kolu Polinezyalıları oluşturdu, Büyük Okyanus'un en uzak adalarına kadar gidip yerleştiler, Cilalı Taş Çağı halkları içinde denizcilikte en ileri halk onlardı. Bugün Avustronezya dilleri anadil olarak Madagaskar'dan Paskalya Adası’na kadar yeryüzünün yarısından fazla bir alanda konuşulmaktadır. Buzul Çağı’nın sona erişinden bu yana insanların nüfus hareketlerini konu alan bu kitapta, açıklanması gereken en önemli olgulardan biri olarak Avustronezya’nın genişlemesi olayı en önemli yere sahiptir. Niçin son kertede Çin anakarasından gelen Avustronezya halkı Cava’yı, Endonezya’nın geri kalanını kendi sömürgesi yaptı ve oranın asıl sahiplerinin yerini aldı da bunun tersi olmadı, yani Endonezyalılar Çin’i kendi sömürgeleri yapıp Çinlilerin yerini almadılar? Bütün Endonezya’ya yerleştikten sonra Avustronezyalılar niçin Yeni Gine’nin ovalık dar kıyı şeridi dışında başka yerlere yerleşemediler ve Wiwor'un halkını Yeni Gine’nin dağlık bölgesinden kovamadılar? Çin göçmenlerin torunları nasıl Polinezyalıya dönüştü?” (s. 446 - 448)

“Avustronezya'nın Güney Çin kıyılarından başlayan, Tayvan ve Filipinler üzerinden batıya ve Orta Endonezya'ya kadar 4000 kilometrelik genişleme sürecinin ilk evrelerini gözden geçirmiş bulunuyoruz. Bu genişleme sırasında Avustronezyalılar bu adalarda, deniz kıyısından tutun da iç bölgelere kadar, ovalık yerlerden tutun da dağlık bölgelere kadar yerleşilebilecek ne kadar yer varsa hepsine yerleştiler.” (s. 459)

“Dolayısıyla, Avustronezyalıların Yeni Gine bölgesine yayılmalarının sonucu Endonezya ve Filipinler'dekinin tam tersiydi. Bu ikincilerde yerli nüfus yok oldu -belki topraklarından atıldılar, öldürüldüler, hastalık kaptılar ya da istilacılar tarafından eritildiler. Yeni Gine bölgesindeyse yerli nüfus çoğunlukla İstilacıları topraklarına sokmadı.” (s. 465)

“Dünya tarihiyle ilgilenenler için Doğu Asya ve Büyük Okyanus toplumları çok öğreticidir, çünkü bize çevrenin tarihi nasıl biçimlediğini gösteren pek çok örnek sunarlar. Doğu Asya ve Büyük Okyanus halkları, coğrafi anayurtlarına bağlı olarak, evcilleştirilebilir mevcut bitki ve hayvan türleri ve başka halklarla bağlantıları açısından farklılık gösterirler. Yiyecek üretimi için gerekli önkoşullara sahip olan, başka yerlerden yayılan teknolojilerin kolay ulaşabileceği yerlerde yaşayan insanlar bu üstünlüklere sahip olmayanları her zaman ortadan kaldırdılar. Tek bir dalga halinde farklı çevrelere dağılan insanların torunları çevre farklılıklarına bağlı olarak her zaman farklı şekilde gelişti.

“Örneğin, Güney Çinlilerin bağımsız olarak yerli yiyecek üretimi ve teknoloji geliştirdiklerini, Kuzey Çin'den yazı, daha başka teknolojiler, siyasal yapılar aldıklarını, daha sonra durmayıp tropik Güneydoğu Asya'yı ve Tayvan'ı istila ettiklerini, bu bölgelerin daha önceki sakinlerini büyük oranda ortadan kaldırdıklarını görmüştük. Güneydoğu Asya sınırları içinde, yiyecek üreticisi Güney Çinli sömürgecilerin akrabaları ya da torunları arasında Yumbriler kuzeydoğu Tayland'ın ve Laos'un dağlarındaki yağmur ormanlarında avcılığa ve yiyecek toplayıcılığına geri döndüler, oysa Yumbrilerin yakın akrabası (Yumbri diliyle aynı Avustro-Asya alt-alt-ailesine giren bir dil konuşan) Vietnamlılar Kızıl Delta'nın verimli topraklarında yiyecek üreticiliğini sürdürdüler ve metal temeline dayanan büyük bir imparatorluk kurdular. Aynı şekilde Tayvan'dan ve Endonezya'dan gelen Avustronezyalı göçmen çiftçiler arasında Punanlar Borneo'nun yağmur ormanlarında avcılık ve yiyecek toplayıcılığına geri dönmek zorunda kaldılar; beri yandan Cava'nın bereketli volkanik topraklarında yaşayan yakın akrabaları yiyecek üreticiliğini sürdürdüler, Hindistan'nın etkisiyle bir krallık kurdular, yazıyı aldılar, Borabudur'da kocaman Budist anıtını inşa ettiler. Polinezya'ya kadar giden ve orada koloni kuran Avustronezyalılar Doğu Asya'nın metal işleme teknolojisiyle yazısından kopuk olarak yaşadılar ve bu yüzden de ne metal ne yazı sahibi oldular. Ama 11. Bölüm'de gördüğümüz gibi Polinezya'nın siyasal ve toplumsal örgütlenmesi, ekonomileri farklı çevre koşullarında büyük farklılıklar geçirdi. Bir binyıl içinde Doğu Polinezyalılar Chathamlar'da yeniden avcılığa ve yiyecek toplayıcılığına dönerken Hawaii'de yoğun yiyecek üretimiyle birlikte bir öndevlet kurdular.

“Sonunda Avrupalılar geldiğinde sahip oldukları teknolojik ve başka üstünlükler sayesinde tropik Güneydoğu Asya'nın ve Büyük Okyanus adalarının büyük bir bölümünde geçici olarak bir sömürge egemenliği kurdular. Ama yerli mikroplar ve yiyecek üreticileri bu bölgede pek çok yere önemli sayıda Avrupalının yerleşmesini engelledi. Bu bölge içinde bugün yalnızca Yeni Zelanda, Yeni Kaledonya ve Hawaii'de çok sayıda Avrupalı yaşamaktadır, bu adalar en büyük, ekvatora en uzak, bu yüzden iklimleri ılıman Avrupa iklimlerine en yakın adalardır. Sonuç olarak, Avustralya ve Amerika kıtalarının tersine Doğu Asya'da ve Büyük Okyanus adalarının çoğunda Doğu Asya ve Büyük Okyanus halkları yaşamaktadır.” (s. 467 - 469)

18. Bölüm: Çatışan Yarıküreler

“Bu Avrasya ile yerli Amerikan toplumları arasında -son Pleyistosen Bölüm’de Kuzey ve Güney Amerika’da bu zamandan önce var olan büyük memeli yaban hayvan türlerinin çoğunun büyük oranda yok olmasından (belki de yok edilmesinden?) kaynaklanan- büyük bir farklar toplamı demekti. Bu hayvanlar yok olmasaydı çağdaş tarihimiz başka türlü gelişebilirdi. Cortés ile onun yanındaki serüvenciler 1519’da Meksika kıyılarına ayak bastıkları zaman onları evcilleştirilmiş yerli Amerikan atlarına binmiş binlerce Aztek süvarisi denize dökebilirdi. Aztekler çiçek hastalığından öleceğine hastalığa dirençli Azteklerin bulaştırdıkları Amerikan mikroplarıyla İspanyolların kökü kazınabilirdi. Hayvan gücü temeline dayanan Amerikan uygarlığı kendi fatihlerini Avrupa’yı talan etmeye gönderebilirdi. Ama binlerce yıl önce memelilerin yok olmasıyla, bu olabilecek olan şeylerin önü kesilmişti.” (s. 472 - 473)

Bu bölüm başlardaki bölümlerin özeti gibi. Avrupa toplumlarının Amerika’yı keşfi, buraya gelişleri, yerli halkın yok olması ve bölgenin istilası ile ilgilidir. Peki, bütün bunlar nasıl oldu? Avrasya ile Amerika kıtalarındaki toplumların farklı gelişmelerindeki faktörler nelerdir? İşte yazar da önceki bölümlerde bunlara değinirken, bu bölümde bir daha açıklayarak sıralıyor.

Amerika ve Avrasya kıtasındaki toplumların gelişmesindeki (Amerika’dakilerin yavaş ve daha az gelişmesinin) farkların sebeplerinin şöyle özetleyebiliriz.

- Memeli hayvanlar
- Mikroplar
- Tarım bitkileri
- Teknoloji
- Siyasi örgütlenme


“Kilit önemdeki bütün gelişmelerin yörüngeleri Amerika kıtalarında Avrasya’dakine göre niçin daha geç bir tarihe kaymıştı? Bunun nedenleri dört öbekte toplanabilir: Geç başlama, evcilleştirmeye elverişli mevcut bitki ve hayvan türü takımlarının daha sınırlı olması, yayılmanın önünü tıkayan engellerin daha büyük olması, Avrasya’ya göre Amerika kıtalarında yoğun nüfuslu toplumların belki de daha küçük ya da daha yalıtılmış bölgelerde toplanmış olması.” (s. 482)

“Sonuçta Avrupalıların yiyecek üretimine ve fizyolojisine en uygun olan ılıman bölgelerin çoğundaki kalabalık nüfuslu yerli Amerikan toplumları elenmiş durumda. Kuzey Amerika'da bozulmamış büyücek toplumlar halinde ayakta kalmış olanlar bugün çoğunlukla koruma bölgelerinde ya da Amerika Birleşik Devletleri'nin batısındaki kurak topraklar ya da kutup bölgeleri gibi Avrupalıların kendi yiyecek üretimlerine ve madenciliğe uygun olmadığını düşündükleri yerlerde yaşıyorlar. Tropik bölgelerin çoğundaki Amerikan yerlilerinin yerini Eski Dünya'nın tropik bölgelerinden gelen göçmenler (özellikle Asya Hintlilerinin ve Sudnam'daki Cavalıların yanı sıra siyah Afrikalılar) aldı.

“Orta Amerika'nın ve Andlar'ın bazı bölgelerinde Amerikan yerlilerinin nüfusları başlangıçta öylesine kalabalıktı ki onca hastalıktan ve savaştan sonra bile bugün nüfusun büyük bir bölümü Amerika yerlisidir ya da karışıktır. Andlar'ın yüksek yerleri için bu özellikle doğrudur, çünkü oralarda genetik bakımdan Avrupalı olan kadınlar üremekte bile fizyolojik güçlükler çekerler, Andlar'ın yerli tarım bitkileri hala yiyecek üretimi için en uygun tabanı oluştururlar. Ama yine de Amerikan yerlilerinin hala yaşadıkları yerlerde bile onların kültürlerinin ve dillerinin yerini yaygın olarak Eski Dünya'nınkiler almıştır. Eskiden Kuzey Amerika'da konuşulan yüzlerce dilin 187'si dışında hiçbiri konuşulmamaktadır, bu 187'nin 149'u da can çekişiyor sayılır çünkü o dilleri yalnızca yaşlılar konuşuyor, çocuklar artık öğrenmiyor. Yeni Dünya uluslarından yaklaşık 40 tanesinde bugün resmi dil bir Hint-Avrupa dili ya da melez dildir. En büyük Amerikan yerli nüfusuna sahip, Peru, Bolivya, Meksika, Guatemala gibi ülkelerde bile siyasal liderlerin ve iş adamlarının fotoğraflarına şöyle bir göz attığınızda çoğunlukla Avrupalı olduklarını görürsünüz, ama çeşitli Karayip ülkelerinin siyah Afrikalı liderleri var, Guyana'nın da Hintli liderleri oldu.

“En eski Amerikan yerlilerinin nüfusunun tartışmalara yol açan azalma yüzdesi hayli yüksek: Kuzey Amerika'da hesaplar bunun % 95'i bulduğunu gösteriyor. Ama Amerika kıtalarının bugünkü toplam nüfusu, Eski Dünya'dan gelen (Avrupalı, Afrikalı, Asyalı) insanlar yüzünden 1492'dekinin yaklaşık on katı. Amerika kıtalarının bugünkü nüfusu Avustralya dışında bütün kıtalardan gelmiş insanların bir karışımı. Son 500 yılda meydana gelmiş olan -Avustralya dışında hiçbir kıtada görülmemiş büyüklükteki- bu nüfus hareketinin kökeninde MÖ 11.000 ile MS 1 arasında meydana gelmiş gelişmeler yatmaktadır.” (s. 497 - 498)

19. Bölüm: Afrika Nasıl Kara Afrika Oldu?

“Amerikalıların ve Avrupalıların çoğu için Afrika yerlisi demek “karaderililer” demektir; beyaz Afrikalılar son zamanlarda dışardan gelen insanlardır, Afrika’nın ırk tarihi demek Avrupa sömürgeciliği ve esir ticareti hikâyesi demektir. Dikkatimizin bu belli olgular üzerinde toplanmasının çok açık bir nedeni vardır: Amerikalıların çoğu Afrika yerlisi olarak yalnızca siyahları tanır çünkü Amerika Birleşik Devletleri'ne köle olarak pek çok siyah getirilmişti. Ama birkaç bin yıl öncesine kadar bugünkü kara Afrika’nın çoğu bölgesinde çok farklı halklar yaşamış olabilir ve kara Afrikalı denen insanların kendileri de ayrışıktır. Beyaz sömürgeciler gelmeden önce bile Afrika’da yalnızca siyahlar değil (daha sonra göreceğimiz gibi) dünyadaki belli başlı altı grup insandan beşi yaşıyordu ve bunların üçü Afrika'dan başka yerde bulunmayan Afrika yerlileriydi. Yalnızca Afrika’da dünyadaki dillerin dörtte biri konuşulmaktadır. Yeryüzünde bu kadar insan çeşitliliğine sahip bir başka kıta daha yoktur.” (s. 500)

“Afrika MS 1000 yılında bile beli başlı beş grup insanın yurduydu, konunun uzmanı olmayan insanlar bu beş gruptan kabaca siyahlar, beyazlar, Afrikalı Pigmeler, Koisanlar ve Asyalılar olarak söz ederler.” (s. 501)

“Mısırlılardan Libyalılara, Faslılara kadar beyazlar Afrika’nın kuzey kıyı bölgesi ile Sahra’nın kuzeyine dağılmışlardı. Bu kuzey Afrikalıları mavi gözlü, sarı saçlı İsveçlilerle karıştırmaya olanak yoktur ama konunun uzmanı olmayan insanlar için onlar yine de "beyaz"dır, çünkü güneyin "siyah" denen insanlarına göre daha açık renk tenlidirler ve saçları daha düzdür. Afrika’da yaşayan siyahların ve beyazların çoğu hayatlarını çiftçilik ya da hayvancılıkla ya da her ikisiyle kazanıyorlardı.” (s. 503)

“Oysa öteki iki gruptaki Pigmeler ve Koisanların arasında, tarım bitkileri, hayvan varlıkları bulunmayan avcı/yiyecek toplayıcılar vardır. Siyahlar gibi Pigmeler de kara tenli ve sık kıvırcık saçlıdır. Ama siyahlardan farklı yönleri de vardır: Çok daha ufak tefektirler, daha kızılımsı ve daha açık tenlidirler, yüzleri ve gövdeleri daha kıllıdır, alınları, gözleri ve dişleri daha çıkıktır. Çoğunlukla avcı/yiyecek toplayıcıdırlar, Orta Afrika’nın yağmur ormanlarına dağılmış gruplar halinde yaşarlar, siyah çiftçi komşularıyla ticaret yaparlar (ya da onların yanında çalışırlar).” (s. 503-504)

“Koisanlar Amerikalıların pek tanımadıkları, hatta adlarını bile duymadıkları bir gruptur. Eskiden Güney Afrika’nın büyük bölümüne dağılmış olan bu insanlar Sarı olarak bilinen avcı/yiyecek toplayıcı küçük topluluklar ile Koi olarak bilinen ve hayvancılık yapan daha büyük toplulukları içeriyordu. (Daha iyi bilinen Hotanto ve Buşman sözcüklerinin yerine şimdi bu sözcükler kullanılıyor.) Hem Koiler hem de Sanlar Afrikalı siyahlara benzerler (ya da benziyorlardı): Ten renkleri sarımsıdır, saçları çok sık kıvırcıktır, genellikle kadınlarının kalçalarında (“steatopygia” denen) hürmetlice bir yağ birikimi vardır.” (s. 504)

“Şekil 19.2’nin yukarı kısmında bizi, Batı uygarlığı denen şeyin üstünlüğüne inanan Avrupa merkezli insanları, bekleyen çok şaşırtıcı bir şey var. Bize öğretilenlere göre Batı uygarlığı Yakındoğu’da filizlendi, Avrupa’da Yunanlar ve Romalılar sayesinde en parlak çağını yaşadı ve dünyanın en büyük üç dini olan Hıristiyanlık, Yahudilik ve İslam bu uygarlığın ürünüydü. Bu dinler birbiriyle yakın akraba olan dilleri konuşan insanlar arasında çıkmıştı, bunlara Sami dilleri deniyordu: Sırasıyla Aramca (İsa’nın ve Havarilerinin dili), İbranice ve Arapça. Bizler içgüdüsel olarak Sami halklarını Yakındoğu'yla birleştiririz.

“Oysa Greenberg Sami dillerinin, çok daha büyük bir ailenin altı ya da daha fazla dalından yalnızca biri olduğunu saptadı; Afro-Asya denen bu ailenin bütün öteki dalları (ve yaşayan 222 başka dil) yalnızca Afrika’da konuşulan dillerdir. Hatta Sami altailesinin kendisi bile temelde bir Afrika dilidir, yaşayan 19 Sami dilinden 12'si yalnızca Etiyopya’da konuşulur. Demek ki Afro-Asya dilleri Afrika’da doğmuştur, bunların bir kolu Yakındoğu ya yayılmıştır. Bu da demektir ki Batı Uygarlığı’nın ahlâksal temeli olan Eski Ahit’in, Yeni Ahit’in ve Kuran’ın yazarlarının konuştukları dillerin doğum yeri Afrika'dır.” (s. 506-508)

“MS 100 dolaylarında Mısır’da yaşamış adsız bir tacirin yazdığı Kızıl Deniz Seyahatnamesi adlı, gemicilere yol gösteren eski bir kitapta bir ipucu var. Tacir Hindistan’ı Mısır'la ve Doğu Afrika'yla birleştiren ve büyümekte olan bir deniz ticaretini anlatıyor. MS 800'den itibaren İslam’ın yayılmasıyla birlikte Hint Okyanusu ticareti, Doğu Afrika kıyı bölgesindeki yerleşim yerlerinde bol miktarda bulunan çanak çömlek, cam ve porselen gibi Ortadoğu (hatta bazen Çin!) ürünleriyle, arkeolojik olarak çok iyi bir şekilde belgelenmiş durumdadır. Tacirler Doğu Afrika ile Hindistan arasındaki Hint Okyanusu'nu doğrudan doğruya geçebilmek için elverişli rüzgârları beklemek zorundaydılar. Portekizli gemici Vasco da Gama Afrika’nın en güneyindeki burnun etrafından dolaşan ilk Avrupalı olarak 1498’de Kenya kıyılarına vardığı zaman orada Svahili ticaret merkezleriyle karşılaştı, oradan kendisine Hindistan’a doğrudan giden yolu gösterecek bir kılavuz aldı.

“Ama Hindistan’ın doğusunda, Hindistan ile Endonezya arasında da aynı derecede canlı bir deniz ticareti sürdürülmekteydi. Belki de Madagaskar’a gelen Avustronezyalılar doğu ticaret yolunu izleyerek önce Hindistan’a geldiler, daha sonra batı ticaret yoluna geçip Doğu Afrika’ya ulaştılar, orada Afrikalılarla birleşip Madagaskar’ı keşfettiler. Bu Avustronezyalılarla Doğu Afrikalıların birliği bugün Madagaskar’ın temelde Avustronezya dili olan dillerinde yaşamaya devam ediyor, bu dilde Kenya kıyılarındaki Bantu dillerinden ödünç alınmış sözcükler var.” (s. 520)

Bu bölümde Afrika’daki insan hareketlerini ayrıntılı olarak inceliyor.

“Afrika ile Avrupa’nın çarpışmasından doğan sonuçların gerisinde yatan nedenler apaçık ortada. Avrupalılar tıpkı Amerika yerlileriyle karşılaştıkları zamanki gibi Afrika’ya girdiklerinde de üç üstünlüğü ellerinde bulunduruyorlardı: Silahlar ve başka teknolojiler, tabana yayılmış okuryazarlık, pahalı keşif ve istila programlarını sürdürebilmek için gerekli siyasal örgütlenme. Bu üstünlükler neredeyse çatışma başlar başlamaz kendilerini gösterdiler: Vasco da Gama Doğu Afrika kıyısına ulaştıktan topu topu 4 yıl sonra 1498’de namluları havaya dikilmiş toplarla dolu bir filoyla geri geldi ve Zimbabwe’nin altın ticaretinin denetimini elinde tutan Doğu Afrika’nın en önemli limanı Kilwa’yı teslim olmaya zorladı. Peki ama niçin Avrupalılar Afrika’nın Sahra altı halkından önce bu üç üstünlüğe sahip oldular?

“Daha önce tartıştığımız gibi bunların üçü de tarihsel olarak yiyecek üretiminden çıktı. Ama, Afrika’da evcilleştirilmeye elverişli yerli bitki ve hayvan türlerinin azlığı, yerli yiyecek üretimine elverişli bölgenin küçüklüğü, yiyecek üretiminin ve icatların yayılmasını engelleyen kuzey-güney doğrultusundaki ekseni yüzünden Afrika’nın Sahra altı bölgesinde yiyecek üretimi (Avrasya'dakine göre) geç kaldı.” (s. 527)

“Kısacası Avrupalılar Afrika’yı sömürgeleştirdiyse bunun, beyaz ırkçıların sandığı gibi, Avrupalı halkların Afrikalı halklardan farklı olmasıyla bir ilgisi yok. Daha çok coğrafi ve biyocoğrafi rastlantılarla ilgisi var -özellikle de kıtaların yüzölçümleri, eksenleri, yaban bitki ve hayvan türü takımları arasındaki farklılıklarla. Yani, Afrika ile Avrupa’nın tarihsel yörüngeleri arasındaki fark taşınmaz mal varlıkları arasındaki farktan kaynaklanıyor.” (s. 531)

Sondeyiş: İnsanlık Tarihinin Bir Bilim Olarak Geleceği

“Yali’nin sorusu şu anki insanlık durumunun ve Pleyistosen Bölüm sonrası insanlık tarihinin özüne dair bir soruydu. Kıtalar arasında bu kısa gezintimizi tamamladığımıza göre şimdi Yali'ye ne yanıt vereceğiz?

“Ben Yali'ye şu yanıtı verirdim: Farklı kıtalardaki halkların uzun dönemli tarihleri arasındaki farklar, söz konusu halkların insanları arasında doğuştan gelen farklardan kaynaklanmaz, yaşadıkları çevrelerin koşulları arasındaki farklardan kaynaklanır. Geç Pleyistosen Bölüm’de Avustralya’nın yerli nüfuslarıyla Avrasya nüfuslarının yerlerini değiştirmek mümkün olsaydı, bana kalırsa bugün Avrasya’nın da Amerika kıtalarının ve Avustralya’nın da büyük bir bölümünde eski Avustralya yerlileri yaşıyor olurdu, eski Avrasya yerlileriyse bugün Avustralya’da yaşayan o mazlum küçük toplulukların insanları haline gelirdi.” (s. 533)

Jared Diamon daha sonra bu sebepleri dört grupta topluyor. Bunların hepsini önceki bölümlerde ayrıntılı bir şekilde anlattığı ve tartıştığı için buraya sadece birer cümle olarak sadece ne oldukları sıralanıyor.

1 - Birincisi, evcilleştirmenin başlangıç malzemesi olarak mevcut yaban hayvan ve bitki türleri arasındaki farklardır.
2 - İkinci grupta, kıtalar arasında büyük farklılık gösteren yayılma ve göç hızını etkileyenler nedenler vardır.
3 - Kıtalar içinde yayılmayı etkileyen bu nedenlerle bağlantılı üçüncü bir grup neden vardır, bunlar evcillerden ve teknolojiden oluşan yerel bir havuzun meydana gelmesine yardımcı olabilecek olan kıtalar arası yayılmayı etkileyen nedenlerdir.
4 - Dördüncü ve son grup neden yüzölçümleri ya da toplam nüfus hacimleri bakımından kıtalar arasındaki farklardan oluşur.

Niçin Avrasya sınırları içinde Bereketli Hilal, Çin ya da Hindistan toplumları değil de Avrupa toplumları Amerika’yı ve Avustralya’yı sömürgeleri haline getirdiler, teknolojik üstünlüğü ele geçirdiler, siyasal ve ekonomik açıdan dünyaya egemen oldular?

“Peki öyleyse Bereketli Hilal ve Çin binlerce yıllık önderliği niçin yarışa daha geç başlamış olan Avrupa’ya kaptırdılar? Hiç kuşkusuz Avrupa’nın yükselişinin gerisindeki en yakın nedenlere işaret edebilirsiniz: Bir tüccar sınıfının, kapitalizmin gelişmiş olmasını, icatların patent haklarının korunmasını, mutlak despotların üretilmemiş, ezici vergilerin konmamış olmasını, Yunan-Yahudi-Hıristiyan geleneği olarak eleştirel deneysel araştırma mirasına sahip olmasını neden olarak sayabilirsiniz. Ama yine de bütün bu yakın nedenlere karşın en geride yatan nedenin ne olduğu sorusunu sormanız gerekiyor: Bu yakın nedenler niçin Çin’de ya da Bereketli Hilal’de değil de Avrupa’da ortaya çıktı?” (s. 539)

“Çin’de sık sık kurulan birliklerin ve Avrupa’nın sürekli bölünmüşlüğünün uzun bir tarihi var. Bugünkü Çin’in en verimli bölgeleri ilk kez MÖ 221 yılında birlik kurmuşlardı ve o zamandan beri çoğunlukla birliklerini korudular. Okuryazarlık başladığı günden beri Çin’in tek bir yazı sistemi oldu, uzun süredir tek bir egemen dili ve iki bin yıldır dayanıklı bir kültür birliği var. Oysa Avrupa’nın siyasal birlik kurmakla uzaktan yakından bir ilgisi olmadı: 14. yüzyılda hâlâ 1000 tane bağımsız devletçik vardı, MS 1500’de 500 devletçiğe bölünmüş haldeydi, 1980'lerde devletlerin sayısı 25’e indi, şimdi şu anda ben bunları yazarken devletlerin sayısı aşağı yukarı 40’ı buluyor. Avrupa’da hâlâ 45 dil konuşuluyor, her birinin kendine göre değişiklik geçirmiş alfabesi var, kültür farklılıklarıysa daha da fazla. Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET) aracılığıyla bir Avrupa birliği oluşturmak konusundaki ılımlı girişimleri bile geri püskürtecek anlaşmazlıkların bugün de sürmesi, Avrupa’da kök salmış olan bölünmüşlüğe bağlılığın bir belirtisi olsa gerekir.” (s. 544)

Burada Çin ile Avrupa’nın farklılıkları üzerinde duruyor. Üzerinde durduğu sebepler neden Çin’in başlangıçta Avrupa’dan gözle görülür derecede teknolojik üstünlüğü varken, ilerleyen dönemlerde gerilediği, Avrupa’nın ise gelişerek dünyanın diğer bölgelerini sömürgeleştirdiğinin üzerinde duruyor. En başlıca sebep Çin’in milattan önce başlayan ve neredeyse hiç bozulmayan birleşik yapısı, Avrupa’nın ise neredeyse hep parçalanmış olmasıdır. Roma döneminde bile Avrupa’da birlik bölgenin sadece bir kısmında sağlanabilmişti.

Sondeyiş’in bundan sonraki kısımlarında tarihin nasıl bir bilim ya da bilim olmadığı tartışmalarına yer veriyor.

Japonlar Kimdir?

Bu bölüm kitaba daha sonra eklenmiştir. Burada Japonların dil ve kültür olarak yakın komşularından nasıl bu kadar farklılaştığını inceliyor. Japonların atalarının nasıl bu bölgeye geldiği, geliştiği ve en önemlisi de kökenlerinin kimler olduğunu tartışıyor.

“Birbiriyle çelişkili dört varsayım öne sürülmüş durumda, bunların her biri bazı ülkelerde kabul görüyor, bazılarında görmüyor. Japonya'daki en yaygın inanışa göre Japonlar, MÖ 20.000 yılından çok önce Japonya’yı istila etmiş olan Buzul Çağı insanlarının giderek evrimleşmesiyle ortaya çıkmıştır. Yine Japonya'daki yaygın bir inanışa göre Japonlar, MS 4. yüzyılda Japonya’yı işgal etmiş, Kore üzerinden gelen ama Koreli olmadıkları vurgulanan Orta Asyalı, ata binen göçebelerin torunlarıdır. Pek çok Batılı arkeoloğun ve Korelinin tercih ettiği ama Japonya'daki bazı çevrelerce hiç desteklenmeyen bir varsayıma göre Japonlar, MÖ yaklaşık 400 yılında pirinç tarımıyla birlikte Kore'den gelen göçmenlerin torunlarıdır. Sonuncu varsayıma göreyse öteki üç varsayımda adları geçen halklar birbirine karışıp bugünkü Japonları meydana getirmişlerdi.” (s. 562-563)

“Doğu Asya halkları arasında hangi halk hangi halka kültürü taşımıştır, hangisi kültürel açıdan üstündür, hangisi barbardır, hangisi hangi topraklar üzerinde tarihsel olarak hak iddia edebilir? Örneğin, Japonya ile Kore arasında MS 300-700 yılları arasında insan ve malzeme değiş tokuşu yapıldığını gösteren pek çok arkeolojik ipucu var. Japonların yorumuna göre bu, Japonya’nın o dönemde Kore'yi fethettiği, Koreli köleleri, zanaatçıları Japonya’ya getirdiği anlamına gelir; Korelilerin yorumu ise bunun tam tersi: Onlara göre Japon imparatorluk ailesinin kurucuları Korelidir.

“İşte bu yüzden 1910 yılında Japonya Kore'ye asker gönderdiği ve Kore’yi kendi topraklarına kattığı zaman, Japonların askeri önderleri bu birleşmeyi "hak yerini buldu” diye kutladılar. Bundan sonraki 35 yıl süresince Japon işgal güçleri Kore kültürünü silip yok etmek için, okullarda Korecenin yerine Japoncanın öğretilmesi için ellerinden geleni yaptılar. Birkaç kuşaktır Japonya’da yaşayan Koreli aileler Japon vatandaşı olmayı hâlâ içlerine sindiremiyorlar. Japonya'daki “Burun mezarları"nda bugün hâlâ 16. yüzyılda Kore’de Japon işgali sırasında 20 bin Korelinin savaş ganimeti olarak kesilen ve Japonya’ya getirilen burunları bulunmaktadır. Kore’de Japonların sevilmemesi, Japonya'daysa Korelileri küçümsemenin yaygın olması hiç de şaşırtıcı değildir.” (s. 565)

“Ainu'ların ayırt edici dış görünüşleri, avcılık ve yiyecek toplayıcılığına dayanan hayat tarzlarına karşılık Japonların ayırt edici olmayan dış görünüşleri ve yoğunluklu tarıma dayanan hayat tarzları, çoğu kez, Ainu'ların Japonya’nın ilk sakinleri olan avcı/yiyecek toplayıcıların soyundan geldikleri, Japonlarınsa anakara Asya'sından daha yakın bir geçmişte gelmiş istilacılar oldukları gibi kestirme bir yoruma yol açmıştır.

“Ama bu görüşü Japon dilinin, herkesin kabul ettiği gibi dünyanın hiçbir diliyle arasında (Fransızcanın İspanyolca ile arasındaki yakın ilişki gibi) yakın ilişkisinin bulunmaması, apayrı bir dil olması gerçeğiyle uzlaştırmak güçtür. Japon dilinin ilişkileri konusunda söylenebilecek tek şey, pek çok araştırmacının bu dili Asya’nın, Türk dilleri, Moğol dilleri, Doğu Sibirya Tungus dillerinden oluşan Altay dil ailesinin yalıtılmış bir üyesi saydığıdır. Korece de çoğu kez bu ailenin yalıtılmış bir üyesi sayılmaktadır ve bu aile içinde Japonca ile Korece, öteki Altay dillerine göre birbirlerine daha yakındırlar. Ama Japonca ile Korece arasındaki benzerlikler genel dilbilgisel özelliklerle ve sözvarlığının % 15’i ile sınırlıdır; Fransızca ile İspanyolca gibi, birbirlerine ayrıntılı ortak dilbilgisi ve sözvarlığı özellikleriyle bağlı değildirler. Japonca ile Korecenin uzaktan da olsa birbirleriyle akraba olduklarını kabul ederseniz, sözvarlıklarının % 15 inin ortak olması, bu dillerin 5000 yıl önce birbirlerinden ayrılmaya başladıkları anlamına gelir, yani Fransızca ile İspanyolca arasındaki gibi, yalnızca 2000 yıldır ya da daha az bir süredir devam eden bir farklılaşma olamaz bu. Ainu diline gelirsek, onun ilişkileri tamamıyla kuşkuludur; Japonca ile hiçbir ilişkisi olmayabilir.” (s. 569-570)

“İkinci bir nüfus patlamasını tetikleyen ikinci önemli değişiklik MÖ 400 yılı dolaylarında Güney Kore'den gelen yeni bir hayat tarzıyla (belki de insanlarla?) birlikte ortaya çıktı. Bu ikinci değişiklik üzerine Japonların kim olduğuyla ilgili sorumuzu en vahim şekliyle sormak zorunda kalıyoruz. Bu değişiklik, Comon insanlarının yerini, bugünkü Japonların ataları olan ve Kore'den gelen göçmenlerin aldığı anlamına mı geliyor? Yoksa Japonya’nın ilk Comon sakinlerinin birtakım yeni değerli numaralar öğrenirken Japonya’da oturmaya devam ettikleri anlamına mı?” (s. 581)

“Bir varsayıma göre Comon avcı/yiyecek toplayıcıların kendileri evrimleşerek bugünkü Japonları meydana getirmişlerdir. Çünkü onlar zaten binlerce yıldır köylerde yerleşik bir hayat yaşıyorlardı, tarımı benimsemeye önceden hazır olmuş olabilirler. Yayoi dönemine geçildiğinde belki de Comon toplumunun tek yaptığı şey, kendi halkının daha fazla üretim yapmasını ve nüfuslarını arttırmasını sağlayacak, soğuğa dayanıklı pirinç tohumu ile sulu çeltik tarımına ilişkin bilgileri Kore'den almak oldu. Bu varsayım bugünkü Japonların hoşuna gidiyor çünkü böylece Japon gen havuzuna Korelilerin istenmeyen katkısı en aza inmiş, ayrıca Japonlar hiç değilse en azından 12.000 yıldır benzersiz bir şekilde Japon olarak tanımlanmış oluyor.

“Birinci varsayımı tercih edenlerin hoşuna gitmeyen ikinci varsayıma göre, Yayoi dönemine geçişte Kore'den kitle halinde göçlerin olduğu, gelenlerin yanlarında Kore’nin çiftçilik uygulamalarını, kültürünü ve genlerini getirdikleri ileri sürülüyor. Koreli pirinç tarımcılarına Küşü bir cennet gibi görünmüş olsa gerek çünkü bu ada Kore'den daha ılık, daha bataklık, bu yüzden de pirinç yetiştirmek için daha iyi bir yerdi. Bir hesaba göre, Yayoi Japonya'sı Kore'den birkaç milyon kişilik bir göç aldı, yani bu göç seliyle (Yayoi'ye geçişten hemen önce sayıları 75 bin olduğu düşünülen) Comon insanlarının genetik katkısı suların altında kaldı. Böyle olduysa, bugünkü Japonlar Koreli göçmenlerin torunlarıdır, son iki bin yıl içinde kendilerine özgü bir kültür geliştirmişlerdir.” (s. 585-586)

“Yani, Hokkaido'daki bugünkü Ainu dili, Küşü'nün eski Comon dili için bir model olamaz. Aynı şekilde bugünkü Kore dili, MÖ 400 yılında gelen Koreli göçmenlerin eski Yayoi dili için de bir model olamaz. MS 676 yılında Kore’de siyasal birlik kurulmadan önceki yüzyıllarda Kore üç krallıktan oluşuyordu. Bugünkü Kore dilinin atası Silla krallığının dilidir; krallıklar arası savaşta galip gelen ve Kore yi birleştiren krallıktır bu, ama Silla daha önceki yüzyıllarda Japonya ile yakın ilişkisi olan bir krallık değildi. Kore'deki ilk tarihsel kayıtlardan farklı krallıkların farklı dilleri olduğunu öğreniyoruz. Silla krallığının yenilgiye uğrattığı krallıkların dilleri pek az biliniyor ama bu krallıklardan birinin (Koguryo Krallığı'nın) dilinin günümüze kadar yaşamış birkaç sözcüğü eski Japoncadaki karşılıklarına, bugünkü Korecedeki karşılıklarının benzemediği kadar benziyor. Kore dilleri belki de siyasal birlik üç krallık aşamasına ulaşmadan önce, MÖ 400 yılında, daha da fazla çeşitlilik gösteriyordu. Ben MÖ 400 yılında Japonya’ya taşman ve evrimleşerek bugünkü Japon dilini oluşturan Kore dilinin, evrimleşerek bugünkü Kore dilini oluşturan Silla dilinden hayli farklı olduğu kuşkusunu taşıyorum. Bu yüzden de Japonlar ile Korelilerin dış görünüşleri ve genleri bakımından birbirlerine bu kadar benzerken dilleri bakımından benzememesi bizi şaşırtmamalı.” (s. 590-591)

Kitabın sonuna yazar Jared Diamond, 2003 yılına yazılmış bir sonsöz eklemiş. Burada kitapla ilgili aldığı olumlu tepkiler ve eleştirilerden bahsederken, kitapta bahsedilen insan toplumlarının gelişmesi aşamalarını bazı kurumların özellikle büyük şirketlerin gelişmesine ve kalkınmasına nasıl uygulanabileceğini araştırdığını görmüş. Böyle bir kurumdan aldığı verileri de burada paylaşıyor.

Jared Diamond
Tüfek, Mükrop ve Çelik - İnsan Topluluklarının Yazgısı
Özgün adı: Guns, Germs, and Steel - The Fates of Human Societies
Çev: Ülker İnce
25. Basım
TÜBİTAK Yayınları
Ankara
2013
662 sayfa.

Kitabın 1. 2. ve 3. kısımlarının özetlerine buradan ulaşabilirsiniz.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder