M. Asım Köksal – İslam Tarihi (Cilt 1-2) Kitap Özeti
M. Âsım Köksal'ın İslam Tarihi (Peygamberler Peygamberi Hz. Muhammed Aleyhisselâm ve İslâmiyet) adlı eseri, Hz. Peygamber'in hayatını Kur'an, hadis ve temel siyer kaynaklarına sadık kalarak, yorumsuz ve belgeci bir üslupla anlatan başvuru niteliğinde bir çalışmadır. Oryantalist Leone Caetani'nin iddialarına reddiye olarak kaleme alınan ve orijinali 18 ciltten oluşan bu dev eser, yayınevi tarafından 8 cilt (4 kitap) halinde de basılmıştır. Bu yazıda, eserin ilk iki cildini kapsayan Mekke Devri bölümünün; doğum, çocukluk, gençlik, peygamberlik öncesi ve sonrası dönemi ayrıntılı şekilde ele alan 14 bölümlük özetini ve kitaba dair kişisel yorumumu bulacaksınız.
Asım Köksal – İslam Tarihi kitap yorumu
Asım Köksal, İslam Tarihi: Peygamberler Peygamberi Hazreti Muhammed Aleyhisselâm ve İslâmiyet başlığını taşıyan bu kitabı yazmasına sebebin İtalyan doğubilimci Leone Caetani’nin yazdığı 10 ciltlik İslam Tarihi ve buradaki birçok yanlış ve iftira olduğunu ifade ediyor. Şöyle diyor:
“İtalyan müsteşrik Caetani’nin; İslâmiyet ve Peygamberimiz hakkında bazı müsteşrik, profesör ve rahiplerin yardımlarıyla yazdığı ve Hüseyin Cahid’in dilimize çevirip İslâm Tarihi adıyla yayınladığı 10 ciltlik kitabı beş yıl inceleyerek tesbit ettiğimiz sayısız yanlışlar, isnad ve iftiralar hakkındaki “Reddiye”mizi yazdıktan sonra -ki, onu yazmamış olsaydık Peygamberimiz Aleyhisselamın hayatına ve İslâmiyete ait bilgileri, başta Kur’ân-ı Kerîm ile hadis ve sünnet mecmuaları olmak üzere, kaynaklarımızdan derleyip yaymak ve yabancı tercümanları aradan çıkarmak gücünü, azim ve cesaretini belki de kendimizde bulamazdık- Hz. Muhammed Aleyhisselam ve İslâmiyet adını verdiğimiz kitabımızı kaleme almak için, ilk işimiz, 31 yıldan beri çalışmakta bulunduğumuz Diyanet İşleri Başkanlığı’ndaki vazifemizden emekliye ayrılmak oldu.”
Bu kitap aslında bir kaynak kitap niteliğinde. Yazar, burada kendi görüş ve yorumlarına yer vermek yerine kaynaklardaki bilgiyi doğrudan aktarmayı seçmiş. Bu açıdan okurken de sadece bilgi yüklü olan bir kitap olduğunu göreceksiniz. Ayrıca kendi araştırmanızı yapmak istediğinizde de dipnotlar ve kaynakçada yer alan eserler de yol gösterici olacak.
Yazar kaynaklarda bulduğu bilgileri doğrudan aktarmayı ve kaynak bir kitap yapmayı seçtiği için bir olay ya da bir bilgi ile ilgili farklı kaynaklarda olan farklı bilgilerin hepsine yer vermeyi seçmiş. Sadece bir örnek olarak İsra ve Mirac olayının ne zaman gerçekleştiği ile ilgili şu paragrafı buraya koyuyorum:
“İsrâ ve Mirac hadisesi nübüvvetin on ikinci yılında, Peygamberimiz Aleyhisselamın Medine’ye hicretinden on sekiz ay veya on altı ay veya on dört ay, ya da bir yıl önce vuku bulmuştur. Bunun; Hicretten sekiz ay önce, Recep ayında, Recep ayının yirmi yedinci gecesinde vuku bulduğu da rivayet edilir. Daha başka rivayetler de vardır.”
Işık Yayınları, M. Âsım Köksal'ın orijinali 18 cilt olan bu dev siyer çalışmasını 8 cilt halinde ancak fiziksel olarak 4 kitap (takım) şeklinde birleştirerek basmıştır. Yayınevi, eserin okunabilirliğini artırmak amacıyla her kitapta iki cildi bir araya getirmiştir.
Mustafa Asım Köksal – İslam Tarihi Cilt 1 ve 2 (Kitap Özeti)
1. Bölüm: Hazreti Peygamberin Doğumu, Çocukluğu ve Gençliği
Kitap Hz. Peygamberin doğumu, çocukluğu ve gençliği ile başlar. Verilen ilk bilgi ise soyu ile ilgilidir.
“Muhammed b. Abdullah, b. Abdulmuttalib, b. Hâşim, b. Abdi Menaf, b. Kusayy, b. Kilab, b. Mürre, b. Ka’b, b. Lüey, b. Galib, b. Fihr, b. Mâlik, b. Nadr, b. Kinane, b. Huzeyme, b. Müdrike, b. İlyas, b. Mudar, b. Nizar, b. Maadd, b. Adnan. Bütün kaynaklar Muhammed Aleyhisselamın, Adnan’a kadar olan atalarının gerek isimlerinde, gerek sıralarında, ittifak halinde bulundukları gibi, Adnan’ın da İsmail Aleyhisselam b. İbrahim Aleyhisselamın öz be öz soyundan geldiğinde de müttefiktirler. Muhammed Aleyhisselamın on dokuzuncu kuşaktaki atası Maadd b. Adnan; İsa Aleyhisselamın muasırı idi.”
Bu babası tarafından olan soyudur. Annesi tarafında olan ve bilinen soyu ise şu şekildedir:
“Peygamberimiz Muhammed Aleyhisselamın annesi Âmine binti Vehb, b. Abdi Menaf, b. Zühre, b. Kilab, b. Mürre’dir.”
Eğer her iki soya dikkat ederseniz bir adın aynı olduğunu görürsünüz: Kilab, b. Mürre. Hz. Âmine’nin soyu, kocası Hz. Abdullah b. Abdulmuttalib’in soyu ile Kilab, b. Mürre’de birleşir. Zühre ve Kusay kardeşler ve ikisi de Kilab b. Mürre'nin oğludur ve Kusey'ın sorundan Hz. Peygamber ve Zühre'nin soyunda da Hz. Amine geliyor.
Hz. Muhammed’in (s.a.s.) babası Abdullah, oğlu daha doğmadan vefat etmiş ve oğluna miras olarak sadece bunları bırakmıştı:
“1. Ümmü Eymen (Bereke) adında bir köle kadın,
2. Beş adet deve,
3. Birkaç davar,
4. Bir adet kılıç,
5. Bir miktar gümüş paradan ibaretti.”
“Peygamberimiz Aleyhisselam; Fil yılında, Rebiülevvel ayının 12. Pazartesi günü, tan yeri ağarırken, Şı’b’daki evlerinde doğdu. Riyaziyecilere göre; doğum tarihi şemsî aylardan Nisan ayının yirmisine rastlamış, Mısırlı Mahmud Felekî Paşa da, bunun Milâdî 571 yılı 20 Nisan Pazartesi gününe rastladığını hesapla doğrulamıştır.”
Yeni doğan çocuklarını sütannelerine vermek, Kureyş ve diğer Arap eşrafının âdetleri idi. Bunun sebebi çocukların kırda yaşayan Araplar içinde, özellikle havasının güzelliği, rutubetinin azlığı ve suyunun tatlılığı ile tanınan yerlerde yaşayan şerefli kabileler arasında sağlam vücutlu, sıkı etli, cesaretli yetişmelerini ve düzgün ve pürüzsüz konuşmayı öğrenmelerini sağlamak içindi.
“Peygamberimiz Aleyhisselamı; Süveybe Hatun’dan sonra, Benî Sa’d b. Bekr kabilesinden sütannesi Halime Hatun götürüp emzirdi. Halime Hatun; Kays b. Aylanlardan Ebu Züeyb Abdullah b. Hâris’in kızı ve Sa’d b. Bekr b. Hevazinlerden Hâris b. Abduluzza’nın da zevcesi idi. Peygamberimiz Aleyhisselamın bu sütanne ve babadan kardeşleri de, Abdullah b. Hâris, Üneyse binti Hâris ve Şeyma binti Hâris idi.”
Hz. Peygamber, süt annesinin yanında iki yıl kaldıktan sonra annesine götürülür. Sütannesi Halime Hatun, Peygamberimiz Aleyhisselamı Medine’ye, annesine götürürken, Sirer vadisinde Habeş Hristiyanlarından bazı kimselere rastlamıştı. Hatta onu işaretlerden peygamber olacağını bilerek ülkelerine götürmek için Halime Hatun’a baskı bile yaparlar. Halime Hatun, Peygamberimiz Aleyhisselamı onların ellerinden güçlükle kurtarıp Hz. Âmine’nin yanına götürebildi. Ancak Mekke’deki vebadan endişe ederek Hz. Peygamber yeniden süt annesinin yurduna döner.
Süt annesinin yurdunda iken bir de peygamberimiz aleyhisselamın göğsünün melekler tarafından yarılışı olayı var. Bu hadise, bazı kaynaklara göre Peygamberimiz Aleyhisselamın dört-beş yaşlarında bulunduğu sırada vuku bulmuştur.
“Peygamberimiz Aleyhisselam da bu hususta şu açıklamada bulunmuşlardır: “Ben, Sa’d b. Bekrlerde emzirilip büyütüldüm. O sıralarda, süt kardeşimle birlikte evlerimizin arkasında kendimize ait küçük kuzuları yayıyor, otlatıyorduk. Üzerlerinde ak elbise bulunan iki adam, içi kar dolu, altından bir leğen ile yanıma geldi. Beni tutup karnımı yardılar. Kalbimi çıkardılar. Onu da yardılar. Kalbimin içinden, kara, pıhtılaşmış bir kan parçası çıkarıp attılar. Sonra, kalbimi, karnımı, o karla iyice yıkayıp temizlediler.”
Bu olaydan sonra endişeye kapılan sütannesi Halime Hatun; Peygamberimiz Aleyhisselamı beş yaşında iken annesine teslim etmek üzere Mekke’ye getirdi. Ancak Mekke’nin girişinde çocuğu kaybeder. Daha sonra bir süre arandıktan sonra Hz. Muhammed (s.a.s.) dedesi Abdulmuttalip tarafından bulunur.
“Duhâ sûresinin: “Seni (çocukluğunda) kaybolmuş bulup da yolunu doğrultmadı mı?” mealli 7. âyetinin bu hadiseye işaret ettiği rivayet edilir.”
Peygamberimiz Aleyhisselam, altı yaşında iken; annesi Hz. Âmine, kocası Hz. Abdullah’ın Medine’deki Benî Adiyy b. Neccarlardan olan dayılarını ziyaret ettirmek üzere, Peygamberimiz Aleyhisselamı dadısı Ümmü Eymen ile birlikte iki deve üzerinde Medine’ye götürdü ve Nâbiga’nın evine indi. Rivayete göre; Hz. Âmine’nin Medine’ye gidişi, özellikle, kocası Hz. Abdullah’ın kabrini ziyaret içindi. Zaten, Hz. Âmine her yıl Medine’ye gidip kocasının kabrini ziyaret ederdi.
Hz. Âmine, Medine’deki Neccar oğullarından olan dayılarını ziyaret ettirdikten sonra Peygamberimiz Aleyhisselamı Mekke’ye getirirken, yolda hastalanıp Ebva köyünde durakladı. Hz. Âmine, Ebva’da vefat etti. Oraya da gömüldü. Hz. Âmine vefat ettiği zaman otuz yaşında idi. Hz. Âmine’nin Ebva’da vefatı üzerine, Peyamberimiz Aleyhisselamı, dadısı Ümmü Eymen (Bereke) Peygamberimiz Aleyhisselamı Mekke’ye getirip dedesine kavuşturdu.
Dünyada böylece babasız ve annesiz kalan Peygamberimiz Aleyhisselamı, Yüce Allah hâmisiz bırakmadı. Önce dedesinin, sonra da amcası Ebu Talib’in bağrına bastırdı. Duhâ sûresinin 6. âyetinde: “Rabbin, seni yetim bulup da barındırmadı mı?” buyurularak bu gerçek hatırlatılır.
Peygamberimiz Aleyhisselam, sekiz yaşına kadar, yani Abdulmuttalib dedesinin vefatına kadar, onun yanında kaldı.
Kitaptaki birkaç bölümde Hz. Peygamberin, daha çocukken bazı bilgili kişiler tarafından peygamber olacağı yönünde tanındığı ya da onun hakkında neler bilindiği ile ilgili bölümler var. Bunlar şöyle:
- Yemen Hükümdarı Seyf b. Zî Yezen’in Yanında Sakladığı Bir Kitapta Peygamberimiz
- Aleyhisselam Hakkında Yazılı Haberleri Abdulmuttalib’e Açıklayışı
- Müdlic Oğullarının Peygamberimiz Aleyhisselam Hakkındaki Teşhisleri
- Necran Uskufunun Peygamberimiz Aleyhisselam Hakkındaki Teşhisi
Abdulmuttalib Dede, ölüm döşeğine düşünce, bütün oğullarını başına topladı. Peygamberimiz Aleyhisselama çok iyi bakmalarını onlara tavsiye ve emretti.
Zübeyr ile Ebu Talib; Peygamberimiz Aleyhisselamın babası Hz. Abdullah ile aynı anneden doğma kardeş idiler. Bu iki amca; Peygamberimiz Aleyhisselamı yanlarına almak için kur’a çektiler. Kur’a, Ebu Talib Amca’ya çıktı.
Ebu Talib’in Hz. Peygamberi ticaret kervanı ile Busra’ya götürmesi
Ebu Talib’in ticaret kervanı ile Busra’ya giderken Hz. Peygamberi de kendisi ile götürdü. Busra’daki manastırda Rahip Bahira vardı. Kureyş kervanını görerek onlara ziyafet verir. Rivayete göre; Bahîra manastırda bulunduğu sırada, kafile ilerlerken bir bulutun kervandakiler arasında Peygamberimiz Aleyhisselamı gölgelediğini, sonra gelip manastırının yakınında bir ağacın gölgesine indikleri zaman bulutun ağacı gölgelediğini, ağacın dallarının da Peygamberimiz Aleyhisselamın üzerine doğru eğildiğini ve onu gölgesinin altına aldığını görmüştü.
Rahip Bahîrâ; Peygamberimiz Aleyhisselamı görür görmez, ona dikkatli dikkatli bakmaya ve bedeninden bazı uzuvlarını süzmeye başladı. Peygamberimiz Aleyhisselama baktıkça, kitabda yazılı sıfatları onda buluyordu. Sonra da Ebu Talib’e “Kardeşinin oğlunu hemen memleketine geri çevir!
Yahudilerin O’na zarar vermelerinden sakın! Vallahi, Yahudiler O’nu görüp de benim O’nda bulunduğunu anladığım şeylerin O’nda bulunduğunu anlayacak olurlarsa, muhakkak O’nu öldürmeye kalkışırlar! Senin kardeşinin oğlunun çok büyük bir hal ve şanı olacaktır! Sen, O’nu memleketine götürmekte acele et! Biz, O’nun son peygamber olacağını kitablarımızda ve atalarımızdan bize yapılan rivayetlerde bulmuşuzdur!” dedi.
Hz. Peygamber, Ebu Talib tarafından büyütülür. Ancak o dönemin cahiliye adetlerinden uzak durur. Peygamberimiz Aleyhisselamın Her Türlü Kötülüklerden Korunarak Büyütülüşü başlıklı bölümde de bunlar anlatılıyor.
Haksızlığa karşı kurulan cemiyet: Hılfü’l-fudûl
Yemenli Zübeyd kabilesinden bir adamın satmak üzere Mekke’ye getirdiği bir yük metaını
Kureyş eşrafından Âs b. Vâil satın almış, parasını ödemeye yanaşmamıştı. Adam kimden yardım istedi ise yardımcı olan olmadı. Peygamberin amcası Zübeyr ilk harekete geçerek bazı kabileleri bu ve benzer haksızlıklara karşı koymak için bir araya getirdi ve aralarında bir anlaşma yapıldı.
Kureyşliler, şekil ve mahiyeti itibarıyla eskisine pek benzeyen bu yeni teşebbüse de; “Fadl adlı kişilerin andı” anlamına gelen “Hılfü’l-fudûl” adını verdiler. Hılfü’l-fudûl’ün ilk işi; Âs b. Vâil’e giderek Zübeydî’nin malını Âs b. Vâil’den çekip almak ve Zübeydî’ye teslim etmek oldu. Peygamberimiz Aleyhisselam da amcalarıyla birlikte bu işe katılmıştı.
Peygamberimiz Muhammed Aleyhisselam; on altı yaşında bulunduğu sırada, amcası Zübeyr b. Abdulmuttalib’le birlikte, Kureyşlilerin ticaret kervanına katılarak Yemen’e gitti. Daha sonra Peygamberimiz Aleyhisselam; zengin Kureyş kadınlarından Hz. Hatice hesabına, Cüreş pazarına iki kere ticaret seferi yapmıştı. Daha ileride ise Peygamberimiz Aleyhisselam; Hz. Hatice’nin ticaret malını Şam’a götürür. Ticaret kervanı, Şam topraklarından Busra’ya varıp erişti. Peygamberimiz, buradaki manastırda oturan rahip Nastur’un (Nastura) ilgisini çeker. Özelliklerini öğrenince de Nastura: “İşte, odur. O, peygamberlerin sonuncusu! Ne olurdu, ben onun peygamber olarak gönderilmesinin emrolunacağı zamana da erişseydim!” dedi.
2. Bölüm: Peygamberimiz Aleyhisselamın Hz. Hatice ile evlenmesi
Hz. Hatice; Cahiliye devrinde Tâhire diye anılırdı.
İki kere evlenmiş ve dul kalmıştı. Nefise binti Münye (Ümeyye) der ki: “Hatice binti Huveylid, b. Esed, b. Abduluzza, b. Kusayy; işini bilir ve sıkı tutar, sağlam karakterli ve şerefli bir kadındı. Muhammed (aleyhisselâm) Hatice’nin Şam ticaretinden döndükten sonra, Hatice kendisiyle evlenmek isteyip istemeyeceğini anlamak maksadıyla yoklama yapmak üzere, beni Muhammed’e (aleyhisselâm) gönderdi.”
Hz. Hatice’nin girişimi sonucu Hz. Peygamberin amcaları da Hz. Hatice’yi amcasından istediler ve nikahları kıyıldı.
Evlenme tarihi; Peygamberimiz Aleyhisselamın Busra dönüşünden 2 ay 24-25 gün sonra olup, o zaman Peygamberimiz Aleyhisselam 25 yaşında, Hz. Hatice ise 40 yaşında idi.
Yüce Allah’ın Hz. Ali’ye olan nimetlerinden ve onun hakkında dilediği iyiliklerden birisi, Kureyşîlerin şiddetli bir kıtlığa ve açlığa uğradığı bir vasatta, Peygamberimiz Aleyhisselamın bakmak üzere onu yanına alarak büyütmesi olmuştur. Peygamberin amcası Hz. Abbas da Ebu Talib’in başka bir oğlu Cafer’i yanına almıştı. Böylece Ebu Talib’in ailesinden iki kişiyi yanlarına alarak onun yükünü hafifletirler. Yüce Allah, Peygamberimiz Aleyhisselamı peygamber olarak gönderinceye kadar, Hz. Ali, Peygamberimiz Aleyhisselamın yanında kaldı.
Peygamberimiz Aleyhisselamın Hz. Hatice’den Doğan Çocukları
Hz. Hatice’den ilk doğan erkek çocuğu, Hz. Kasım’dı ve Peygamberimiz Aleyhisselam, ondan dolayı “Ebu’l-Kasım=Kasım’ın Babası” künyesini taşırdı. Hz. Kasım yürüdüğü, iki yaşında bulunduğu sırada vefat etti.
Peygamberimiz Aleyhisselamın, İslâm devrinde Hz. Hatice’den ikinci erkek çocuğu doğup, kendisine Abdullah ismi verilmişti. Hz. Abdullah, Tayyib ve Tahir diye de anılırdı. O da küçük yaşta vefat etti.
Peygamberimiz Aleyhisselamın oğlu Hz. Kasım’dan sonra Hz. Hatice’den ilk doğan kızı, Hz. Zeyneb idi. Hz. Zeyneb, Peygamberimiz Aleyhisselamın kızlarının en büyüğü idi. Hz. Zeyneb doğduğu zaman, Peygamberimiz Aleyhisselam otuz yaşında bulunuyordu.
Peygamberimiz Aleyhisselamın, Hz. Zeyneb’den sonra, kızı Hz. Rukayye (Rukiyye) doğdu. Hz. Rukayye doğduğu zaman, Peygamberimiz Aleyhisselam otuz üç yaşında idi. Hz. Rukayye’den sonra, Hz. Ümmü Külsûm doğdu. Hz. Ümmü Külsûm’den sonra, Hz. Fâtıma doğdu. Hz. Fâtıma’nın doğumu, Kureyşlilerin Kâbe’yi yeniden yaptıkları yıla rastlar. Bu da, Peygamberimiz Aleyhisselama Peygamberlik gelmeden beş yıl önce olup, o zaman Peygamberimiz Aleyhisselam otuz beş yaşında bulunuyordu.
Daha sonra Kabe’nin yıkılıp yeniden yapılması, yani tamir edilmesi olayı ayrıntıları ile anlatılıyor. Kureyşîler, Beytullah’ı yıkıp yeniden yapacakları zaman; toplanan bağışlarla sağlanan yapı malzemesinin yetersizliği yüzünden, Beytullah’ın Hicr tarafındaki eski temelini dışarıda bırakıp duvarı biraz içeriden çekmek suretiyle, kısaltmak ve daraltmak zorunda kaldılar. Kureyşliler inşaattan artacak malzemelerle eski temel üzerinden çektirecekleri yarım daire duvarla, burasının Kâbe’ye dahil bulunduğunu belirlemek istediler.
3. Bölüm: Vahyin Gelişi
Peygamberlik daha gelmeden önce, Muhammed Aleyhisselam; evinden çıkar, Mekke evlerinden uzaklaşır, vadilerin kuytu köşelerine doğru dalar giderken, hiçbir ağaç veya taşa rastlamazdı ki: “Esselâmü aleyke yâ Rasûlallah!=Selam olsun sana, ey Allah’ın Resûlü!” diyerek kendisini selamlamamış olsun! Peygamberimiz Aleyhisselam; hemen etrafına, sağına soluna, arkasına dönüp bakınır, fakat ağaç ve taştan başka bir şey görmezdi. Bu da, Peygamberimiz Aleyhisselamın peygamberlikle görevlendirilmesinden iki yıl önce idi.
Hz. Ali; Peygamberimiz Hz. Muhammed Aleyhisselam Efendimizin şekil ve şemâilini şöyle tarif eder: “Peygamber Aleyhisselam; ne öyle uzun boylu, ne de kısa idi. Uzuna yakın orta boylu idi. Kendisinin el ve ayak parmakları kalınca; başı, vücut yapısıyla dengeli biçimde, büyükçe idi. Omuzları, dizleri ve bilekleri, kemikli idi. Göğsünde, göbeğine kadar çizgi halinde uzanan ince kıllar vardı. Karnında ve göğsünde, bundan başka kıl yoktu. Kendisinin saçı, ne kıvırcık, ne de düzdü. Sakalı sıktı. Yüzü, az değirmi olup, yusyuvarlak değildi. Boynu uzun, gümüş gibi pâk ve parlaktı. Teni, kırmızı ile karışık aktı. Gözleri büyükçe idi. Gözbebeklerinin siyahı pek siyahtı. Gözlerinin beyazında biraz kırmızılık vardı. Vücudu ne zayıf, ne de şişmandı. Bakmak istediği tarafa, bütün vücudu ile dönerek bakardı. İki küreğinin arası, enli idi. Omuz küreklerinin arasında peygamberlik hâtemi vardı.
Hz. Muhammed Aleyhisselam, kırk yaşında bulunduğu ve Yüce Allah onun kerametini açıklamayı ve kullarına onunla rahmet etmeyi dilediği zaman, kendisine ilk vahiy ve peygamberlik başlangıcı, uykuda sadık rüyalar görmekle olmuştur. Hz. Muhammed Aleyhisselam hiçbir rüya görmezdi ki, sabahın aydınlığı gibi açıkça çıkmasın! Peygamberimiz Aleyhisselam, Yüce Allah’ın dilediği kadar müddet, altı ay, bu hal üzere kaldı. Yüce Allah, bu altı ay içinde, peygamberine önce uykuda, sonra da uyanık iken vahyetti.
Peygamberimiz Aleyhisselam; her yıl Ramazan ayında, Hira (Nur) dağında bir ay itikâfa girer, Kureyşlilerin yapageldikleri gibi, yanına gelen yoksullara yemek de yedirirdi. Kendisinin; itikâftan çıktığı zaman, evine gelmeden önce ilk işi Kâbe’yi yedi kere veya Allah’ın dilediği kadar tavaf etmek olur, sonra evine dönerdi. Peygamberimiz Aleyhisselamın Hira’ya Hz. Hatice ile gittiği de olurdu.
Peygamberimiz Aleyhisselam; Ramazan ayının on beşinci Cumartesi ve on altıncı Pazar gecelerinde Hira mağarasında uyuduğu sırada, rüyasında vahiy meleği Cebrail Aleyhisselam, atlastan bir kap içinde bir Kitabla gelip Peygamberimiz Aleyhisselama:
“Oku!” dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Ben, okuma bilmem!” dedi.
Cebrail Aleyhisselam, Peygamberimiz Aleyhisselamı, nefesi kesilinceye kadar sıktı ki, Peygamberimiz kendisini ölecek sandı. Bundan sonra, Cebrail Aleyhisselam bırakıp, Peygamberimize:
“Oku!” dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Ben, okuma bilmem!” dedi.
Cebrail Aleyhisselam, Peygamberimiz Aleyhisselamı tekrar nefesi kesilinceye kadar sıktı.
Peygamberimiz Aleyhisselam, kendisini ölecek sandı.
Sonra, Cebrail Aleyhisselam bırakıp, Peygamberimize yine:
“Oku!” dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam, Cebrail Aleyhisselamın sıkmasından kurtulmak için:
“Neyi okuyayım!” diye sorduğu zaman, Cebrail Aleyhisselam, Alâk sûresinin başındaki beş âyeti okudu.
Cebrail Aleyhisselam ayrılıp gittiği ve Peygamberimiz Aleyhisselam uykudan uyandığı zaman, o âyetler sanki bir kitap olarak kalbine yazılmış gibi idi.
Hz. Peygamber bu olayı ilk önce eşi Hz. Hatice’ye anlattı. O da amcası oğlu Varaka b. Nevfel’e anlatınca, Hz. Peygamber’e gelenin “Namusu Ekber” yani Hz. Cebrail olduğunu söyler.
Asım Köksal, bu olaydan kısa süre sonra Cebrail’in bu sefer uyanıkken Hz. Peygambere geldiğini yazıyor kitabında. Aynı olay bu sefer uyanıkken yaşanıyor. Yani aynı olay ilk önce rüyada yaşanır, Hz. Peygamber bu büyük olaya rüyadayken hazırlanır, sonra da uyanıkken gerçekleşir.
Ramazan ayının 17’sinde, Pazartesi günü, Hira mağarasında, seher vakti, uyanık bulunduğu sırada, Peygamberimiz Aleyhisselama Hakk'ın emri geldi. Vahiy meleği Cebrail Aleyhisselam bir insan sûretine girmiş, en güzel bir sûrete bürünmüş, en güzel kokular sürünmüş olduğu halde göründü.
Peygamberimiz Aleyhisselama:
“İkra! [Oku!]” dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Ben, okuma bilmem!” dedi.
O zaman, melek Peygamberimiz Aleyhisselamı tutup, takati kesilinceye kadar sıktı.
Sonra, bırakıp:
“Oku!” dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Ben, okuma bilmem!” dedi.
Yine, melek, Peygamberimiz Aleyhisselamı tutup, ikinci kez, takati kesilinceye kadar sıktı. Sonra, bıraktı ve:
“Oku!” dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Ben, okuma bilmem!” dedi.
Sonra, melek, Peygamberimiz Aleyhisselamı tutup üçüncü kez sıktı. Sonra da, bırakıp:
“Oku! Her şeyi yaratan Rabbinin ismiyle ki, O insanı bir alâktan (asılıp tutunan, ilişen bir şeyden) yarattı. Oku! ki, senin Rabbin, kalemle yazı yazmayı öğreten, insana bilmediğini bildiren, bol kerem ve ikram Sahibidir” (Alâk: 1-5) dedi.
Cebrail Aleyhisselam:
“Yâ Muhammed! Yüce Allah, sana selam söylüyor ve senin için ‘Sen, Benim, bütün cinlere ve insanlara resûlümsün! Onları ‘Lâ ilâhe illallah=Allah’tan başka ilâh yok’ kelime-i tevhidine davet et!’ buyuruyor” dedi.
Hz. Peygamber eve dönerek olayı Hz. Hatice’ye anlatır ve rüyada yaşadığı şeyi bu kez uyanıkken gerçekleştiğini bildirir. İkisi bu sefer Varaka b. Nevfel’e giderek olayı anlatırlar ve o da gelenin Allah’ın elçi meleği Cebrail olduğunu bildirir. Ayrıca Hz. Peygamberin zorluklar yaşayacağını ve yurdundan çıkarılacağını söyler.
Peygamberimiz Aleyhisselama vahyin açıktan geldiği günde, Cebrail Aleyhisselam Peygamberimiz Aleyhisselama abdest almayı ve namaz kılmayı da öğretti. Hz. Peygamber eve giderek abdest ve namazı bu sefer eşine öğretti ve ona da namaz kıldırdı.
Kitapta daha sonra vahyin nasıl ve hangi biçimlerde geldiği konusunu örneklerle ayrıntılı anlatan kısımlar var.
Peygamberimiz Aleyhisselam, kendisine Kur’ân-ı Kerîm âyetleri nazil oldukça, vahiy kâtiplerinden birini çağırır, ona “Yaz!” buyurup yazdırır, onun hangi sûreye ve sûrenin neresine konulacağını da bildirir, bu da kendisine Cebrail Aleyhisselam tarafından bildirilmiş bulunurdu.
Kur’ân-ı Kerîm’in ilk hâfızı, Peygamberimiz Aleyhisselamdı. Cebrail Aleyhisselam her yıl Ramazan ayında, her gece gelir, Ramazan’ın sonuna kadar Kur’ân-ı Kerîm’i Peygamberimiz Aleyhisselamla mukabele eder; yani o okur, Peygamberimiz Aleyhisselam dinler, Peygamberimiz
Aleyhisselam okur, Cebrail Aleyhisselam dinlerdi. Peygamberimiz Aleyhisselamın vefat ettiği yılda ise, bu mukabele iki kere yapılmıştı.
Zeyd b. Sabit der ki: “Vahyi Resûlullah Aleyhisselamın huzurunda yazardım. Bitirdiğim zaman, bana: ‘Yazdığını, oku!’ buyururdu. Eğer onda yazılmayan bir şey kalmışsa ekletir, fazla bir şey olursa çıkarttırırdı.”
Kur’ân-ı Kerîm, böylece başından sonuna kadar Peygamberimiz Aleyhisselamın huzurunda hurma dalları, düz, yassı taşlar, kürek kemikleri ve yazı yazmaya elverişli daha başka şeyler üzerine yazılmış bulunuyordu. Kur’ân-ı Kerîm’in vahyi Peygamberimiz Aleyhisselamın vefatına yakın bir zamana kadar devam ettiği için, Kur’ân-ı Kerîm’in yazılı sahifeleri mushaf haline getirilmemişti.
Gelen bütün Peygamberlere, peygamberliğinin ispatı olarak bir mucize verilmişti. Hz. Peygamberin mucizesi ise Kur’an-ı Kerim’di. Bütün peygamberlerin mucizesi yaşadığı dönemle ve onu gören insanlarla sınırlıyken, Kur’an ise kıyamete kadar herkesin görebileceği bir mucize olarak kalacak.
Hakikat ehline göre; Kur’ân-ı Kerîm bütün hakikatleri kendisinde toplayan ledün ilminin de icmali ve özetidir. Hz. Ömer’in “ilimle dolu dağarcık!” diyerek takdir ettiği, Ashab-ı Kiramdan Abdullah b. Mes’ud: “İlim isteyen, Kur’ân’ı incelesin! Çünkü, öncekilerin de sonrakilerin de ilmi onun içindedir!” demiştir.
Abdullah b. Mes’ud’un da “Kur’ân’ın ne güzel tercümanıdır!” diyerek takdir ettiği ve ilminin çokluğundan dolayı Bahr (deniz) diye anılan ve Hz. Ömer tarafından da müşkil meselelerde çağırılıp görüşü alınan Abdullah b. Abbas da: “Eğer bana ait deve dizbağları yitecek olsa, muhakkak orada, Yüce Allah’ın Kitabında bulurum!” demiştir.
Yemame savaşında çok sayıda Kur’an hafızının ölmesi üzerine Hz. Ebu Bekr ve Hz. Ömer, Kuran’ı bir kitap halinde toplama kararına gelir ve bu işi Vahiy katiplerinden Zeyd b. Sâbit’e verirler. Kur’ân’ın bu suretle toplanan sahifeleri, vefatına kadar Ebu Bekir’in yanında; sonra, hayatı boyunca Ömer’in yanında; ondan sonra da, Resûlullahın zevcelerinden Hafsa binti Ömer’in yanında kaldı.”
Hz. Osman devrinde Kur’ân-ı Kerîm’in nüshaları çoğaltıldı. Bunun başlıca sebebi seferde olan orduda kıraat ihtilafları çıkmış, Hz. Osman da bunun üzerine Hz. Hafsa’da olan Kuran’ı alarak çoğaltmıştı.
Kuran’la ilgili bu bilgilerden sonra kitapta putperestliğin kaynağı, nasıl yayıldığı ve Arapların ne zaman ve nasıl putlara tapmaya başladığı ile ilgili ayrıntılı bilgi veriliyor.
4. Bölüm: İslamiyet’in Mekke’de Gizlice Yayılışı
İlk iman eden Hz. Peygamber kendisiydi. Ondan sonra Yüce Allah’a ve O’nun Resûlüne ilk inanan, Müslüman kadın, Peygamberimiz Aleyhisselamın zevcesi Hz. Hatice idi.
Hz. Hatice Müslüman olduğu zaman yanında bulunan kızları: Hz. Rukayye, Hz. Ümmü Külsûm,
Hz. Fâtıma da Müslüman olmuş, Peygamberimiz Aleyhisselama İslâmiyet üzerine bey’at etmiştir.
6. olarak iman eden Hz. Ali oldu. Peygamberin namaz kılmasını görünce sorar ve böylece ona da anlatır ve o da İslam’ı kabul eder. Babası Ebu Talib’den korkarak, Müslümanlığını bir müddet gizli tuttu, açığa vurmadı. Hz. Ali, Müslüman olduğu zaman on yaşında idi.
7. Zeyd b. Hârise, Hz. Peygamberin köle iken azat ettiği ve evlat edindiği kişi.
8. Hz. Ebu Bekir, İslâmiyet'ten önce de Peygamberimiz Aleyhisselamın arkadaşı ve dostu idi.
9-10. Bilal-i Habeşî ile annesi Hamâme Hatun köle idiler.
11. Ebu Fükeyhe; Abduddar oğullarının veya Safvan b. Ümeyye’nin kölesi olup, ilk sıralarda Bilal-i Habeşî’nin Müslüman olduğu zaman, Müslüman oldu.
12-13. Halid b. Saîd ve zevcesi Ümeyne Hatun
14-15. Amr b. Saîd, kardeşi Halid b. Saîd’den biraz sonra Müslüman olmuştur. Ardından zevcesi Fâtıma Hatun da, ilk sıralarda Müslüman olmuştur.
Hz. Ebu Bekir’in teşvik ve delâletiyle:
16. Hz. Osman,
17. Zübeyr b. Avvam,
18. Abdurrahman b. Avf,
19. Sa’d b. Ebi Vakkas,
20. Talha b. Ubeydullah
Bu liste kitapta 52’ye kadar devam ediyor. Bunların hepsi, Peygamberimiz Aleyhisselamın halkı Dârü’l-Erkam’da İslâmiyet'e gizlice davete başlamasından önce Müslüman olanlardandı.
Kitapta daha sonra “Aşağıda isimlerini sunduğumuz erkek ve kadın sahabiler de -kaynaklara göre- ilk sıralarda veya Dârü’l-Erkam’da Müslüman olmuşlardır:” deniliyor ve ilk Müslüman olanlar listesi 53’ten 120’ye kadar devam ediyor.
Peygamberimiz Aleyhisselamın Dârü’l-Erkam’a Girip İslâmiyet'i Orada Yaymaya Devam Edişi
İslâm tarihinde “Dârü’l-İslâm” diye anılan Dârü’l-Erkam, Ashab-ı Kiramdan Erkam b. Ebi’l-Erkam’ın Mekke’de, Safâ tepeciğinin yanında bulunan evi olup Kâbe’nin arsası, Harem’i içinde idi.
Peygamberimiz Aleyhisselam Kureyş müşriklerinden sakınarak bu mübarek evde gizlenir; yanına gelenleri orada İslâmiyet'e davet ederdi. Peygamberimiz Aleyhisselamla ashabı Dârü’l-Erkam’da gizlice toplanırlardı. Peygamberimiz Aleyhisselam, onlara orada Kur’ân-ı Kerîm okur ve öğretirdi. Orada, topluca namaz da kılarlardı. Yüce Allah; dinini halka açıklamasını emir buyuruncaya kadar, üç yıl Peygamberimiz Aleyhisselam işini gizli yürütmüştür.
Davetin beş devresi olup, birinci devresi; nübüvvet (peygamberlik) devresidir.
Davetin ikinci devresi; en yakın hısım ve akrabayı, âhiret azabıyla korkutup uyarma devresidir.
Davetin üçüncü devresi; kendi kavmini âhiret azabıyla korkutup uyarma devresidir.
Davetin dördüncü devresi; kendilerine daha önce âhiret azabıyla korkutup uyarıcı gelmemiş bulunan bütün Arap kavimlerini âhiret azabıyla korkutup uyarma devresidir.
Davetin beşinci devresi; zamanın sonuna kadar, cinlerden ve insanlardan, kendilerine davet erişebilecek olanları âhiret azâbıyla korkutup uyarma devresidir
Nübüvvetin ilk üç yıllık devresi, halkı İslâmiyete gizlice davetle geçmişti.
Ardından ilk iş kendi akrabalarını İslam’a davet etmeye başladı. Bunun için amcaları ve yakın akrabalarını evinden topladı. En büyük desteği Hz. Ali verirken, en büyük karşı görüşü de Ebu Leheb dile getirdi. Ebu Talib, iman etmese de en büyük desteği verdi.
Ardından ise başka bir gün Safa tepesine çıkarak Kureyş kabilelerine seslendi ve onları İslam’a davet etti. Birer birer Kureyş kabilesinin bütün ailelerine seslenip: “Yüce Allah; en yakın hısımlarımı azab ile korkutmamı bana emretti. Sizler ‘Lâ ilâhe illallah=Allah’tan başka hiçbir ilah yoktur’ demedikçe; ben size ne dünyada bir yarar, ne de âhirette bir nasip sağlayabilirim” buyurdu. Tabii bu kabilelerden hepsi o an için yüz çevirdi.
İslâmiyeti Mekke’de Yaymaya Çalışanlar ve Müslümanlıklarını Hiç Çekinmeden Açıklayanlar
Peygamberimiz Aleyhisselamla yanında bulunan Müslümanlar İslâmiyeti açıkladıkları zaman, Mekke’de İslâmiyeti duymayan kalmadı.
Hz. Ebu Bekir bir köşede,
Saîd b. Zeyd bir köşede,
Hz. Osman bir köşede,
Ebu Ubeyde b. Cerrah bir köşede.. halkı, İslâmiyete davet ve teşvik etmeye koyuldular.
Her tehlikeyi göze alarak, Müslümanlıklarını, herkesten önce şu yedi mücahit açıklamıştı:
1. Resûlullah Aleyhisselam,
2. Hz. Ebu Bekir,
3. Bilal-i Habeşî,
4. Mikdad b. Esved,
5. Suheyb b. Sinan,
6. Ammar b. Yâsir,
7. Sümeyye Hatun (Ammar b. Yâsir’in annesi).
İslâmiyetin Mekke’de Açıklanışından Sonra Müslüman Olanlardan Bazıları
1. Peygamberimiz Aleyhisselamın halası Hz. Safiyye,
2. Peygamberimiz Aleyhisselamın halası Hz. Âtike,
3. Peygamberimiz Aleyhisselamın amcası Hz. Abbas,
4. Hz. Abbas’ın zevcesi Ümmü Fadl Hatun,
5. Hz. Abbas’ın âzadlısı Ebu Râfi’,
6. Amr b. Abese,
7. Ebu Zerri’l-Gıfârî.
- Amr b. Abese’nin Müslüman Oluşu
- Ebu Zerri’l-Gıfârî’nin Müslüman Oluşu gibi örnekler daha ayrıntılı anlatılıyor kitapta.
5. Bölüm: Kureyş’in Düşmanlığı ve İşkence
Amcası Ebu Talib, Peygamberi korusa da Kureyş arasında ona düşman olanlar artmaya başladı. Kitapta bunların isimleri liste olarak yer alıyor.
Müşrik Ulularının Peygamberimiz Aleyhisselama ve İslâmiyete Düşman Olmalarının Başlıca Sebepleri
1. Putperest olmaları ve Hz. Peygamberin de onların bu putperestliğini yeriyor, hatıra gönüle bakmaksızın ve hiç kimseyi istisna etmeksizin, putlara taparak küfür ve dalâlet içinde ölüp gitmiş olan baba ve atalarının da Cehenneme atıldıklarını, helâk olduklarını söylemekten çekinmiyordu.
2. Mekke ve Kabe, bir ziyaret yeri olduğu için bazı aileler bu olaydan hem çıkar sağlıyor hem de nüfuz kazanıyorlardı. İslam ise bunu yıkıyordu. Bunun için, müşrik uluları, kendilerinin dinî ve ticarî durumlarını sarsabilecek her harekete karşı koymayı çıkarlarının bir gereği saymakta idiler.
3. Peygamberimiz Aleyhisselam, Kureyşîlerin azılı müşriklerinin kötülüklerini ortaya döken âyetleri okuyup duruyordu.
4. Kureyş uluları; kendileri için üstün bir hak tanımayan, herkesi bir tarağın dişleri gibi eşit tutan ve “Sizin, Allah katında en şerefli ve değerli olanınız, Allah’tan (Allah’ın emirlerini yerine getirmemekten) en çok sakınanınızdır” diyen bir dini, nasıl benimseyebilirler, içlerine sindirebilirlerdi?
5. Kureyş aileleri arasında, öteden beri, birbirlerine karşı çekememezlik huyları ve üstünlük dâvâları vardı. Bunun için, Peygamberimiz Aleyhisselamın Hâşim oğulları arasından peygamber olarak ortaya çıkmasıyla Hâşim oğulları ailesinin öteki ailelere karşı ezici bir üstünlük sağlayacağını düşünerek bundan telaşlananlar olmuştu. Nitekim, Ebu Cehil bu yoldaki duygusunu açıklamaktan kendisini alamamıştı.
6. Kureyş ulularının telakkilerine göre; Kur’ân inecek idiyse, ne diye Kureyş ileri gelenlerinin yaşlı ve zengin olanlarından birisine inmiyordu?!
Kureyş müşrikleri Hz. Peygamberi durdurmak için ellerinden geleni yapalar. Çok defa Ebu Talib’e giderek onu vazgeçirmesini isterler. Tehdit ederler. Ama Ebu Talib hep ona arka çıkar. Bir keresinde Peygamberi bize ver onu öldürelim, karşılığında sana oğullarımızdan en güzelini verelim sana oğul olsun dediler de bu gülünç teklife Ebu Talib gereken cevabı verir.
Hz. Peygamber, okuma ve yazmayı bilmiyordu. Bu husus Kur’an’da da geçiyor. “Sen, bundan önce, hiçbir kitap okur değildin. Hâlâ da, elinle yazı yazmazsın.” (Ankebut, 48) Bundan dolayı da Peygamberin Kur’anda geçen onca kıssayı bilmesi imkansızdı. Ondan önce gelen Peygamberlerin hikayelerini de bundan dolayı sadece gelen ayetlerle bilmiş oluyordu. Önceden okuduğu bildiği bir şey değildi.
Yüce Allah; müşriklere karşı Peygamberimiz Aleyhisselamı amcası Ebu Talib ile, Hz. Ebu Bekir’i de kavim ve kabilesi ile korudu. Diğer Müslümanlara gelince; Müşrikler onları yakalıyorlar, çıplak vücutlarına demir gömlekler giydiriyorlar, kızgın güneşin altına yatırıp vücutlarının yağlarını eritiyorlardı!
Bu işkencelere dayanamayıp dinden dönenler oluyor. Bazen de sadece işkenceden kurtulmak için onların istediği gibi dininden döndüğünü söyleyenler oluyor ki sonrada yeniden tevhide dönerlerdi. Bilal Habeşi gibi işkenceye rağmen dinden dönmeyenler ve Ammar’ın anne ve babası gibi işkencede şehit olanlar da oluyordu.
Müşrikler Hz. Peygambere doğrudan saldıramasalar da türlü hararetler ve eziyetler ederlerdi. En başta Ebu Leheb ve karısı gelir ki onlarla ilgili Tebbet suresi inmişti. Kitapta Hz. Peygambere eziyet edenlerle ilgili ayrıntılar anlatılıyor. Bunlara ek olarak diğer Müslümanlara yapılan işkence ve zulümler de ayrıntılı olarak aktarılıyor.
6. Bölüm: Habeş Ülkesine Hicret
Peygamberimiz Aleyhiselam; Kureyş müşriklerinin, kendi kabilelerinden iman edenleri dinlerinden döndürmek için hapsettiklerini, işkencelere uğrattıklarını, işkencelerini şiddetlendirdiklerini görünce, Müslümanlara:
“Siz şimdi yeryüzüne dağılın! Yüce Allah sizi yine bir araya toplar!” buyurdu.
Müslümanlar:
“Yâ Rasûlallah! Nereye gidelim?” diye sordular.
Peygamberimiz Aleyhisselam, Habeş ülkesinin bulunduğu yana eliyle işaret ederek:
“İşte, oraya! Habeş toprağına giderseniz iyi olur! Çünkü orada yanındakilerin hiçbirine zulmetmeyen bir kral vardır. Hem orası bir doğruluk ülkesidir.
Habeş ülkesine ilk hicret, nübüvvetin beşinci yılında ve Recep ayında idi. İlk hicret edenler başta Hz. Osman b. Affan ve eşi Rukayye (Hz. Peygamberin kızı) vardı. Toplamda on iki erkek ile beş kadından oluşan on yedi kişilik bu hicret, İslâm’da Habeş ülkesine yapılan ilk hicret idi.
Peygamberimiz Aleyhisselam; nübüvvetin beşinci yılında, Ramazan ayında, Necm sûresini Kâbe’de müşriklerden bazılarının da hazır bulunduğu sırada, açıktan okumaya başlamıştı.
Sûrenin: “Gördünüz mü Lât ve Uzzâ’yı ve, diğer üçüncü olarak da, Menat’ı?” meâlindeki 19. ve 20. âyetlerinin de olduğu Necm suresini okudu. Necm suresi 62. ayet bir secde ayeti olduğu için Müslümanlar Hz. Peygamberle birlikte secde etti. Orada bulunan müşrikler de kendi put tanrılarının adı geçtiği için secde yaptılar. Bu olay bazı kaynaklarda bazı eklemelerle yanlış olarak yer alır. Hz. Peygamberin bu putları övdüğü, bu övmeyi şeytanın ona telkin ettiği ve sonradan Cebrail gelerek ayetleri düzelttiği gibi asılsız uydurmalar var bu olayla ilgili.
Nübüvvetin beşinci yılında Recep ayında Habeş ülkesine sığınmış olan Müslümanlar, Şaban ve Ramazan ayında orada oturdular. Mekkelilerin Peygamberimiz Aleyhisselamla birlikte secde ettiklerini, Müslüman olduklarını, Mekke’deki Müslümanların güvenliğe kavuştukların zannederek Hz. Osman başta olmak üzere 38 kişi Mekke’ye geri döner. Ancak olayın aslını öğrenince yeniden korkuya kapılır ve Mekke’ye girmek istemezler. Ancak bazı kişilerin himayesine girerek Mekke’ye girebilirler. Ancak Müslümanlara yönelik işkenceler devam etti.
Kureyş müşrikleri Habeş ülkesinden Mekke’ye dönen Muhacir Müslümanların Habeş Necaşî’si tarafından çok iyi korunduğunu işitip, onlardan yakaladıklarını en ağır işkencelere uğratmaya başladıkları zaman, Peygamberimiz Aleyhisselam onların Habeş ülkesine ikinci kez hicret etmelerine, gitmelerine izin verdi. Hz. Cafer b. Ebi Talib de, Peygamberimiz Aleyhisselama başvurup “Hiç kimseden korkmaksızın Allah’a ibadet edebileceğim bir
yere gitmeme izin ver” dedi ve kendisine izin verildi. Bunun üzerine, içlerinde Hz. Cafer’in de bulunduğu bir Müslüman topluluğu; dinlerinden döndürülmek tehlikesinden korunmak için, Habeş ülkesine firar ve hicret ettiler. Habeş ülkesine yapılan bu ikinci hicret de, yine, nübüvvetin beşinci yılında idi.
İkinci hicretten sonra müşrikler Habeş kralı Necaşi’nin yanına 2 elçi gönderdiler. İstekleri, hicret edenleri kendilerine iade etmeleri. Giderken hem Necaşi’ye hem de bütün komutanlarına hediyeler götürdüler. Tek istekleri Necaşi’nin onları dinlemeden kendilerine iade etmesi. Ancak öyle olmadı. Necaşi onları dinlemeye karar verir. Elçilerin tüm çabalarına rağmen Necaşi, Müslümanların kendi ülkesinde kalmasına izin verir.
Hz. Ebu Bekir de hicret etmeye kalksa da yarı yoldan geri döner.
7. Bölüm: Hamza ve Ömer
Hz. Hamza; Peygamberimiz Aleyhisselamın amcası olup, Süveybe Hatun önce Hz. Hamza’yı, sonra da Peygamberimiz Aleyhisselamı emzirmiş olduğu için Hz. Hamza Peygamberimiz Aleyhisselamın süt kardeşi idi. Hz. Hamza nübüvvetin 6. yılında Müslüman oldu. Müslüman oluşu ise Ebu Cehil’in Peygambere hakaret etmesini işitmesi ile tetiklenir. Hz. Hamza, Ebu Cehil’e giderek bu olaydan dolayı ona vurar. Sonunda Peygambere giderek Müslüman olur. Hz. Hamza Müslüman olunca; Kureyi müşrikleri Peygamberimiz Aleyhisselama yapageldikleri işkencelerin bir kısmından vazgeçtiler.
Hz. Ömer’in annesi Hanteme Ebu Cehil’in amcasının kızı olduğuna göre, Ebu Cehil Hz. Ömer’in dayısı sayılırdı. Hz. Ömer, Müslüman olmadan önce, Peygamberimiz Aleyhisselama ve Müslümanlara karşı insanların en katı davrananı idi. Hz. Hamza’nın Müslüman oluşundan üç gün sonra Müslüman olmuştu. Nübüvvetin altıncı yılında.
Kitapta Hz. Ömerin nasıl Müslüman olduğu ayrıntılı olarak anlatılıyor. İlk önce Hz. Hamza ve ardından da Ömer’in Müslüman olması ile İslam çevre kabilelerde de duyulmaya başlandı. Müşrikler ise Hz. Peygamberi öldürmek için bir araya gelip sözleştiler. Buna karşılık ise amca Ebu Talib, Hz. Peygamberi korumak için Haşim ve Muttalib oğullarını bir araya topladı. Hepsi Peygamberi korumak için söz birliği yaptılar. İnananlar din için, hala Müslüman olan diğer akrabalar ise akrabalık bağından dolayı Ebu Talib’in emri ile Hz. Peygamberi korumaya söz verdi. Haşim ve Muttalib oğulları aynı soydandırlar. Haşim oğullarından sadece Ebu Leheb müşriklerin yanında yer aldı.
8. Bölüm: Mekke Ambargo Uyguluyor
Hâşim ve Muttalib oğullarının Müslüman olan ve olmayanlarının tümünün Şı’b’da toplandıklarını ve Peygamberimiz Aleyhisselamı korumaya azmettiklerini görünce, Kureyş müşrikleriyle Kinane’ler, Mekke’nin yukarı tarafında, kabirler yanındaki “Kinane oğullarının Hayf’ı” diye anılan Muhassab’da toplandılar.
Hâşim oğulları ile Muttalib oğullarına karşı:
1. Öldürmek için Peygamberimiz Aleyhisselam kendilerine teslim edilinceye kadar, Haşim oğullarından gelecek barış dileği asla kabul edilmemek,
2. Kendilerine acınmamak,
3. Onlara kız vermemek, onlardan kız almamak,
4. Onlara birşey satmamak,
5. Onlardan birşey satın almamak,
6. Onlarla oturmamak, görüşmemek, konuşmamak,
7. Onların evlerine girmemek üzere, küfür üzerinde aralarında anlaştılar. Kararlaştırıp üzerinde anlaştıkları bu maddeleri bir sahifeye yazdılar. Sahifenin üzerine üç mühür bastılar. Verdikleri sözlerinde durmalarını sağlamak için de onu Kâbe’nin içine astılar.
Kureyş müşrikleri; Peygamberimiz Aleyhisselamı ve Peygamberimiz Aleyhisselamın kabile halkı olan Hâşim oğullarıyla Muttalib oğullarını, Şı’b’da üç yıl kuşatıp gözaltında tuttular. Onlara sıkı bir içtimaî ve iktisadî ambargo uyguladılar. Çarşı ve pazarların, Şı’b sâkinlerine giden yollarını kestiler, Şı’b’a yiyecek ve katık gitmesini önlediler. Kureyş müşrikleri; Mekke’den gelen yiyecekleri veya satılan herhangi bir şeyi Şı’b’a bırakmamakta, hemen varıp onları kendileri satın almakta, Şı’b sakinlerini açlıktan öldürüp, böylece Peygamberimiz Aleyhisselamın kanını dökmeye muvaffak olabileceklerini ummaktaydılar.
Şı’b sakinlerini geçindirmek için Peygamberimiz Aleyhisselam bütün malını harcadı. Hz. Hatice de Ebu Talib de bu yolda bütün mallarını harcadılar. Yiyecek birşey bulunup satın alınmadığı için açlıktan ölenler, ağaç yapraklarını yiyenler, buldukları kuru deri parçalarını su içinde yumuşatıp ateşe tuttuktan sonra, onunla üç gün idare edenler oldu!
Sonra kuraklık ve kıtlıktan dolayı Müşrikler de büyük bir sıkıntı çekti. Sonunda peygambere gelerek yardım istediler. Yardım karşılığında Müslüman olmayı vadettiler. Hz. Peygamber’in duası üzerine yağmur yağdı ama müşrikler sözlerinde durmadılar.
İnşıkak-ı Kamer (Ay’ın ikiye ayrılması) mucizesinin Medine’ye hicretten beş yıl önce, nübüvvetin dokuzuncu yılında, Kureyş müşriklerinin istekleri üzerine -Yüce Allah’ın izniyle- Peygamberimiz Aleyhisselam tarafından gösterildi. Bu olay da müşriklerin isteği ile oldu. Hz. Peygamber ayı bölüp iki farklı dağın üzerine getirirse iman edeceklerine söz verirler. Ancak sonunda olay yaşanınca da sözlerinde durmazlar. Bu sihirdir derler.
Haşim ve Muttalib oğulları Şı’b’da üç yıl kuşatılmış bir halde kaldıktan sonra, Kâbe’nin içinde asılı sahifeye, Yüce Allah ağaç kurdunu (güvesini) musallat etti. Güve; sahifede, Allah’ın adı yazan kısım dışındaki her şeyi yedi. Hz. Peygamber de Allahın bildirmesi ile bunu Ebu Talib’e söyledi. Ebu Talib de Kabe’ye giderek müşriklerle bir anlaşma yaptı. Eğer Hz. Peygamber dediği gibi çıkarsa bu ambargo sona erecek, yok kurdun sahifeyi yemesi doğru değilse Hz. Peygamberi onlara teslim edeceklerini söylediler. Sonunda Hz. Peygamberin dediğinin doğru olduğu anlaşıldı.
Daha sonra bir grup insanın da çabası ile bu boykot anlaşması bitirildi.
9. Bölüm: Hüzün Yılı
Ebu Talib, nübüvvetin onuncu yılında, Şı’b’dan çıktıktan sonra, Peygamberimiz Aleyhisselamın Medine’ye hicretinden üç yıl önce, Şevval ayının ortasında vefat etti.
Peygamberimiz Aleyhisselamın zevcesi Hz. Hatice de; nübüvvetin onuncu yılında, Peygamberimiz Aleyhisselamın Medine’ye hicretinden üç yıl önce, Şı’b’dan çıktıktan sonra, Ramazan ayında vefat etti.
Hz. Hatice İslâm dâvâsında Peygamberimiz Aleyhisselam için sadık bir müşavir ve dert ortağı, sükûnet kaynağı idi. Ebu Talib de Peygamberimiz Aleyhisselamın kolu, kanadı, sığınağı, müşriklere karşı savunucusu ve yardımcısı idi. İki musibetin böyle birbiri ardınca gelip Peygamberimiz Aleyhisselamın üzerinde toplanması, Peygamberimiz Aleyhisselama:
“Şu ümmet üzerinde şu günlerde toplanan iki musibetten hangisine en çok yanacağımı bilemiyorum” dedirtecek kadar ağır geldi. Peygamberimiz Aleyhisselam, bu yıla “Hüzün Yılı” adını taktı.
Ebu Talib’in ölümünde sonra müşriklerin Peygambere baskısı ve zulmü arttı.
Bir kurtuluş yolu arayan Hz. Peygamber bu sefer Mekke’ye 1 günlük mesafedeki Taif’e gitti. Peygamberimiz Aleyhisselam onlarla oturup konuştu. Kendisinin Allah tarafından gönderilen bir peygamber olduğunu bildirdi. Kureyş müşriklerinin uğrattıkları bela ve musibetlerden şikâyetlendi. Kendilerini Allah’a imana davet etti. İslâmiyeti yaymasına yardımcı olmalarını ve kavmi olan Kureyş’ten muhalefet edenlere karşı kendisiyle birlikte hareket etmelerini istemek üzere yanlarına gelmiş olduğunu söyledi. Ancak Taifliler kabul etmediler. Sonra da hakaret edip onu taşlattılar.
Kanlar içinde kalan Hz. Peygamber, burada bir bahçeye sığındı. Burada bulunan Hristiyan köle Addas ile yaptığı kısa konuşmadan sonra Addas Müslüman oldu.
Bundan sonra Hz. Peygamber çevre kabileleri İslam’a davet etmeye başladı. Kabilelerin toplandığı panayırlara gider ve oralarda insanları İslam’a davet ederdi. Bir olayda ise şöyle oldu:
Rebia b. Abbâdü’d-Di’lî der ki:
“Peygamber Aleyhisselamı Zülmecaz panayırında görmüştüm. ‘Ey insanlar! ‘Lâ ilâhe illallah=Allah’tan başka ilah yok!’ deyiniz de kurtulunuz!’ buyuruyor; kendisi hangi caddeye girse halk da oraya gidiyor, onun başına toplanıyor, birbiri üzerine yığılıyorlardı. Orada, ne bir kimsenin birşey söylediğini, ne de onun sustuğunu gördüm. O, hep: ‘Ey insanlar! ‘Lâ ilâhe illallah=Allah’tan başka ilah yok!’ deyiniz de, kurtulunuz!’ buyurup duruyordu.
Akık (şaşı) gözlü, güzel, yumru yüzlü, iki bölük halinde örgülü saçlı bir adam da o nereye giderse arkasından gidiyor:
‘Ey insanlar! Bu, sizi aldatıp da dininizden, baba ve atalarınızın dininden vazgeçirmesin! Bu, dinden çıkmış bir yalancıdır!’diyordu.
‘Kimdir bu zât?’ diye sordum.
‘Muhammed b. Abdullah’tır. Kendisi, peygamber olduğunu söylüyor’ dediler.
‘Ya onun arkasında giden, onu yalanlayan, şu akık (şaşı) gözlü adam da kimdir?’ diye sordum.
‘O da, onun amcası Ebu Leheb’dir!’ dediler.”
Peygamberimiz Aleyhisselam; Kelb kabilesinin konak yerlerine uğrayıp, orada, onlardan bir oymak olan Benî Abdullah’ların yanına vardı. Kendisini onlara, Allah tarafından gönderilen peygamber olarak arz ve takdim, kendilerini Yüce Allah’a imana davet etti:
Fakat, Benî Abdullah’lar, Peygamberimiz Aleyhisselamın yaptığı tekliflerden hiçbirini kabul etmediler. İçlerinden bir şeyh ise:
“Şu olgun genç, ne güzel şeye davet ediyor!
Ne yazık ki, kavmi Onu uzaklaştırmış bulunuyor!
O keşke kavmi ile anlaşsaydı! Bütün Araplar kendisine tâbi olurdu” demişti.
Nübüvvetin onuncu yılı, Ramazan ayında, Osman b. Maz’un’un zevcesi Havle Hatun, Peygamberimiz Aleyhisselamın evine gelip: “Yâ Rasûlallah! Evine girince, sanki Hatice’nin yokluğunu görür gibi oldum!” dedi. Bunun üzerine ona birisi ile evlenmek isteyip istemediğini sordu. Aklında olan ismin de Hz. Sevde olduğunu bildirdi. Hz. Peygamberden izin alınca da hem Hz. Sevde hem de babası ile görüştü ve bu evliliğe aracılık etti.
Hz. Sevde, Hz. Hatice’den sonra, Peygamberimiz Aleyhisselamın ilk evlendiği hatundu. Bu evlilik, nübüvvetin onuncu yılı, Ramazan ayının içinde vuku buldu. Hz. Sevde duldu ve küçük çocukları vardı.
Peygamberimiz Aleyhisselam, nübüvvetin on birinci yılında, hac mevsiminde Akabe’de bulunduğu sırada idi ki, Yüce Allah’ın kendilerine hayır murad ettiği Medineli Hazrecîlerden küçük bir toplulukla karşılaştı.
Başka bir deyişle; Yüce Allah, İslâmiyetle şereflendirmek istediği Medinelilerden, başlarını kazıtıp ihramdan çıkmış bazı kişilere, Peygamberimiz Aleyhisselamı sevk etti. Ki, onlar:
1. Es’ad b. Zürâre,
2. Avf b. Hâris,
3. Râfi’ b. Malik,
4. Kutbe b. Âmir,
5. Ukbe b. Âmir,
6. Câbir b. Abdullah idi.
Peygamberimiz Aleyhisselam onları Yüce Allah’a imana davet ve kendilerine İslâmiyeti arz ve teklif etti, Kur’ân-ı Kerîm okudu. Yüce Allah, Medinelilere İslâmiyetle yapacağı ihsanı yaptı.
Yahudiler, Kitab ve ilim sahibi idiler. Medine’nin yerlisi olan Evs ve Hazrecîler ise putperest idiler. Bunlar, kendi yurtlarında Yahudilerle çarpışır dururlardı. Aralarında birşey çıktıkça, Yahudiler bunlara:
“Bir peygamber gönderilmek üzeredir. Onun geleceği zamanın gölgesi düşmüştür. O Peygamber gelince, biz ona tâbi olacağız. Onunla birlik olup, Âd ve İrem kavminin öldürüldükleri gibi, biz de sizi öldüreceğiz!” derlerdi.
Peygamberimiz Aleyhisselam, Medineli Hazrecîlerle konuşup kendilerini Allah’a imana davet edince, birbirlerine: “Ey kavmimiz! Biliniz ki: Vallahi bu, Yahudilerin bizi kendisiyle korkuttuğu peygamber olsa gerek! Sakın, Yahudiler ona inanmak ve tâbi olmakta sizi geçmesinler” diyerek, Peygamberimiz Aleyhisselamın kendilerini davet ettiği şeye icabet ve İslâmiyetten kendilerine teklif edilen şeyleri hemen kabul ve tasdik ettiler.
Medineli bu grup şöyle dedi: “Biz, kavmimizi hem birbirlerine karşı, hem de kavmimizden olmayan bir kavme (Yahudilere) karşı, aralarında düşmanlık ve kötülük olduğu halde gerimizde bırakmış bulunuyoruz. Umulur ki Allah onları senin sayende biraraya toplar. Biz, hemen yanlarına varıp onları da senin işine, İslâmiyete davet edecek; bizim bu dinden kabul ettiğimiz şeyleri onlara da arz ve teklif edeceğiz.
Gelecek yıl hac mevsiminde gelmeye söz verdiler.
10. Bölüm: İsrâ ve Mirac Mucizesi
İsrâ ve Mirac hadisesi nübüvvetin on ikinci yılında, Peygamberimiz Aleyhisselamın Medine’ye hicretinden on sekiz ay veya on altı ay veya on dört ay, ya da bir yıl önce vuku bulmuştur. Bunun; Hicretten sekiz ay önce, Recep ayında, Recep ayının yirmi yedinci gecesinde vuku bulduğu da rivayet edilir. Daha başka rivayetler de vardır.
İsrâ ve Miracın, her ne kadar ruhen vuku bulduğu da rivayet edilmekte ise de; selef ve halef hadis ve kelam âlimleri topluluğunun mezhebine göre, Peygamberimiz Aleyhisselam geceleyin Mescid-i Haram’dan Mescid-i Aksa’ya -uykuda ve ruhen değil- uyanık iken, bedeni ve ruhu ile birlikte, Burak üzerinde isra buyrulmuş, gece yolculuğu ettirilmiş; getirilen Mirac ile de, oradan -ruhen değil- yine bedeni ve ruhu ile birlikte, uyanık iken, göklere uruc ettirilmiş, çıkarılmıştır.
İlk önce Peygamberimiz Aleyhisselam Hz. Cebrail’in getirdiği Burak’a bindi. Peygamberimiz Aleyhisselamla Cebrail Aleyhisselam, birbirlerini bırakmaksızın, Mescid-i Aksa’ya doğru yollandılar.
Peygamberimiz Aleyhisselam, Beytü’l-Makdis Mescidine (Mescid-i Aksa’ya) girdi. İçlerinde İbrahim, Musa ve İsa Aleyhisselamların da bulunduğu bazı peygamberler orada Peygamberimiz Aleyhisselam için toplanmış bulunuyorlardı. Cebrail Aleyhisselam, Peygamberimiz Aleyhisselamı ileri sürdü. Peygamberimiz Aleyhisselam onlara imam oldu. Orada iki rekat namaz kıldı, kıldırdı.
Peygamberimiz Aleyhisselam buyurmuştur ki: “Beytü’l-Makdis’te olanlardan boşaldıktan sonra, Mirac’a götürüldüm. Ben, şimdiye kadar, ondan daha güzel birşey görmedim. Sonra dünya semasının üstüne çıktı. Burada Hz. Adem ile görüştü. Bu birinci kat gökde oldu. Sonra ikinci, üçüncü katlara devam etti ve her katta farklı peygamberlerle karşılaştı. Böylece 7 kat çıktılar Hz. Cebrail’le birlikte.
Cebrail Aleyhisselam, Peygamberimiz Aleyhisselamı, yedinci kat göğün üzerinde bulunan ve Allah’tan başkasınca bilinmeyen makamlara yükseltti. Sidretü’l-Müntehâ’ya kadar götürdü, yükseltti. Ardından Cebrail Aleyhisselam, Peygamberimiz Aleyhisselamdan ayrıldı. Peygamberimiz Aleyhisselam; Aziz ve Cebbar olan Rabbine yükseltilip yaklaştırıldı.
Peygamberimiz Aleyhisselam, Yüce Rabbinin: “Korkma yâ Muhammed! Yaklaş!” buyruğunu işitmeye başladı. Nihayet, hiçbir kimsenin hiçbir zaman erişememiş olduğu Yakınlık Makamına, İlahî Kabule, İlahî İkram ve İhsana nail oldu! İbn Abbas’tan rivayet edildiğine göre, Peygamberimiz Aleyhisselam: “Ben, Yüce Rabbimi gördüm!” buyurmuştur.
Yüce Allah; Mirac gecesinde, Peygamberimiz Aleyhisselama vahyetmek istediğini istediği gibi vahyetti. Yüce Allah, İbrahim Aleyhisselamı haliliyet ile, Musa Aleyhisselamı kelamı ile, Muhammed Aleyhisselamı da rü’yetle mümtaz kılmıştır.
Peygamberimiz Aleyhisselama Mirac mülakatı sonunda şu üç şey verildi:
1. Elli vakit namaz sevabına denk, beş vakit namaz verildi.
2. Bakara sûresinin son âyetleri verildi.
3. Peygamberimiz Aleyhisselamın ümmetinden olup da Allah’a şerik koşmayanlardan mukhimat (kebâir) bağışlandı.
Yüce Allah, Peygamberimiz Aleyhisselama vahyedeceğini vahyettikten sonra, Peygamberimiz Aleyhisselam, Cebrail Aleyhisselam tarafından Cennete götürüldü. Sonra kendisine cehennem de gösterildi.
Peygamberimiz Aleyhisselam; Cehennemdeki susuzluk azaplarını, azap zincirlerini, azap yılan ve akreplerini, oradaki azaplardan daha bazılarını da gördü. Peygamberimiz Aleyhisselam, bir hadis-i şeriflerinde: “Eğer benim bildiğimi sizler de bilmiş olsaydınız, muhakkak ki, pek az güler ve çok ağlardınız!” buyurmuştur.
Peygamberimiz Aleyhisselam, Mekke’ye dönmek üzere, Beytü’l-Makdis Mescidinin kapısına bağladığı Burak’a binip Mekke’ye döndü. Peygamberimiz Aleyhisselamın İsrâ ve Miracı, bir gece içinde, yatsı namazı ile sabah namazı arasında vuku buldu.
Mekke’ye dönünce yaşadıklarını insanlara anlattı. Onlar ise böyle bir şey olamaz deyip inanmadılar. Hz. Ebu Bekir ise tasdik etti. Sonra Beytü’l-Makdis’i kendisine tarif etmesini istedi. Hz. Peygamber gördüklerini anlattı ve Hz. Ebu Bekir de daha önce gittiği ve bildiği bir yer olduğu için onu bir kez daha doğruladı. Müşrikler de sorular sordular ve Hz. Peygamber hepsine doğru cevap verdi.
Beş vakit namaz; bir rivayete göre, Peygamberimiz Aleyhisselamın Medine’ye hicretinden bir buçuk yıl önce, Mirac gecesinde farz kılınmıştır.
Mirac gecesinin sabahında Cebrail Aleyhisselam inerek Peygamberimiz Aleyhisselama göstermek için, beş vakit namazı vakitlerinde imam olup kıldırdı.
11. Bölüm: Birinci Akabe Beyatı
Nübüvvetin on birinci yılında, Ensardan altı kişi, Akabe’de Peygamberimiz Aleyhisselamla buluşup Müslüman olmuş ve gelecek yıl tekrar gelmek üzere Peygamberimiz Aleyhisselama söz vermişlerdi.
Bundan bir yıl sonra, yani nübüvvetin on ikinci yılında, hac mevsiminde, Ensardan, içlerinde bir yıl önce Müslüman olan altı kişiden beşinin de hâzır bulunduğu on iki kişilik bir topluluk, Birinci Akabe’de Peygamberimiz Aleyhisselamla geceleyin buluştular.
Buraya katılanlardan Hz. Peygamber beyat etmelerini istedi. Katılanlardan Ubade bin Samit hangi konularda söz verdiklerini şöyle anlatıyor:
“Hiçbir şeyi Allah’a şerik koşmayacağız!
Birşey çalmayacağız!
Çocuklarımızı öldürmeyeceğiz!
Allah’ın dokunulmaz kıldığı cana haksız yere kıymayacağız!
Ellerimizle ayaklarımız arasında iftira uydurmayacak, birbirimize iftira atmayacağız!
Yağmacılık yapmayacağız!
Mârufta sana asi olmayacak, itaatsizlik etmeyeceğiz!’ diye bey’atta bulunduk.”
Birinci Akabe Bey’atında Bulunanlar
1. Es’ad b. Zürâre,
2. Avf b. Hâris,
3. Ukbe b. Âmir,
4. Kutbe b. Âmir,
5. Râfi’ b. Malik,
6. Muaz b. Hâris,
7. Zekvan b. Abdi Kays,
8. Ubâde b. Sâmit,
9. Yezid b. Sa’lebe,
10. Abbas b. Ubâde,
11. Ebu’l-Heysem Malik b. Teyyihan,
12. Uveym b. Sâide.
Bunlar, bey’attan sonra Peygamberimiz Aleyhisselamın yanından ayrılıp Medine’ye döndüler.
Medine’de Evs ve Hazrec kabilesinde İslam yayılmaya başlayınca, Hz. Peygamberden kendilerini eğitecek birini göndermelerini istediler. Bunun üzerine, Peygamberimiz Aleyhisselam Mus’ab b. Umeyr’i gönderip, onlara Kur’ân okumasını, İslâmiyeti öğretmesini, İslâm dinini anlatmasını ona emretti.
Useyd b. Hudayr ile Sa’d b. Muaz’ın Müslüman Oluşu ve İslâmiyetin Medine’de Yayılışı. Bu iki isim Müslüman olunca tüm kabileleri de Müslüman oldu.
12. Bölüm: İkinci Akabe Beyatı
Ensardan Cabir b. Abdullah der ki:
“Resûlullah Aleyhisselam hac mevsimlerinde halkın Ukâz, Mecenne ve Mina’daki konak yerlerine varıp: ‘Rabbimin elçilik vazifesini yerine getirinceye kadar beni barındıracak kim var? Bana yardım edecek kim var ki, kendisine Cennet verilsin?’ diye seslenirdi. Fakat, ne barındıracak, ne de yardım edecek bir kimse bulunmazdı. Nihayet, Yüce Allah bizi Yesrib (Medine)’den ona gönderdi de, biz iman ettik ve kendisini barındırdık.
Sonra da, Medineli Müslümanların hepsi, biraraya gelerek konuştular, konuştuk:
‘Resûlullah Aleyhisselamı daha ne zamana kadar Mekke dağlarında, kovulur, korkutulur ve korkar bir halde bırakacağız?!’ dedik. Bunun üzerine, hac mevsiminde, bizden yetmiş kişi, onun yanına vardı.”
Nübüvvetin on üçüncü yılında, hac mevsiminde, Peygamberimiz Aleyhisselamın Medine’ye hicretinden yaklaşık üç aya yakın bir süre önce, Zilkade ayında, Mus’ab b. Umeyr, yanında kırkı Ensarın yaşlılarından ve eşrafından, otuzu da gençlerinden olarak üzere, yaklaşık yetmiş Müslümanla -Medinelilerin müşrik hacıları da yanlarında bulunduğu halde- beş yüz kişilik bir kafile ile Mekke’ye gelmişti.
Bu yaklaşık 70 kişilik Müslüman grubu Hz. Peygamberi Medine’ye davet eder ve onu koruma ve ona uyma sözü verir.
Hz. Abbas, Akabe’de geceleyin bir ağacın altında, Peygamberimiz Aleyhisselamın elinden tutup, Medineli Müslümanları Peygamberimiz Aleyhisselama birer birer bey’at ettirdi. Peygamberimiz Aleyhisselamın bey’atta şöyle buyurduğu da rivayet edilir:
“Allah’a hiçbir şeyi şerik koşmayasınız!
Hırsızlık etmeyesiniz!
Çocuklarınızı öldürmeyesiniz!
Uyduracağınız bir yalanla kimseye iftirada bulunmayasınız!
Mâruf olan hiçbir işte bana karşı gelmeyesiniz!… diye sizden bey’at alıyorum.
İçinizden kim ahdine vefa gösterir, sözünde durursa, onun ecir ve mükâfatı Allah’a aittir.
Kim sözünü bozarak bunlardan birisini işler de, bu yüzden dünyada azaba uğrarsa, bu azab, onun için bir keffâret ve temizlik olur. İşlemiş olduğu suçu Allah’ın örttüğü kimsenin işi ise, Allah’a kalır. Allah dilerse ona azab eder, dilerse onu affeder.”
Medineli Evs ve Hazreclerden olup, Akabe’de Peygamberimiz Aleyhisselama bey’at eden yetmiş üç erkek ile iki kadının isimleri ve kabileleri kitapta tek tek sıralanıyor.
13. Bölüm: Mekkeli Sahabilerin Medine’ye Hicreti
İkinci Akabe Bey’atında, Ensardan yetmiş üç erkek ile iki kadın bey’at ederek Peygamberimiz Aleyhisselamın yanından ayrıldıkları ve Yüce Allah yiğit, savaşçı, hazırlıklı ve koruyucu bir kavim ile Resûlünün gönlünü huzur ve sükûna kavuşturduğu zaman, Resûlullah Aleyhisselama böylece koruyucu bir kavim ve bir hicret yurdu hazırlandığını gören ve Mekke’deki Müslümanların da bir gün Medine’ye çıkıp gideceklerini anlayan müşrikler, birbirlerini kışkırttılar, kızıştırdılar. Müslümanları dinlerinden döndürmek için, onlara ve Peygamberimiz Aleyhisselama yapageldikleri işkenceleri büsbütün şiddetlendirdiler, yapmadık işkence bırakmadılar. Müslümanlar, bu dayanılmaz işkencelerden dolayı Mekke’de oturamayacak hale geldikleri zaman, durumlarını Peygamberimiz Aleyhisselama arz ettiler ve hicret için Peygamberimiz Aleyhisselamdan izin istediler.
Peygamberimiz Aleyhisselam, böylece, Habeş ülkesinden Mekke’ye dönmüş bulunan Mekkeli Muhacirler ile Mekke’de yanında bulunan Müslümanlara, Medine’ye hicret edip gitmelerini ve Ensar kardeşleriyle birleşmelerini emretti. Böylece hicret başladı.
Peygamberimiz Aleyhisselamın Şekil ve Şemaili
Hz. Ali’nin bildirdiğine göre, Peygamberimiz Aleyhisselam:
Ne öyle uzun boylu, ne de kısa olmayıp, uzuna yakın orta boylu idi.
Kendisinin el ve ayak parmakları kalınca,
Başı, vücut yapısıyla dengeli biçimde, büyükçe idi.
Omuzları, dizleri ve bilekleri kemikli idi.
Saçı ne kıvırcık, ne de düzdü.
Sakalı sık idi.
Yüzü uzunca idi.
Boynu uzundu, gümüş gibi ak ve parlaktı.
Teni kırmızıyla karışık ak ve pembe idi.
Gözleri büyükçe idi.
Gözbebeklerinin siyahı, pek siyahtı.
Gözlerinin beyazında biraz kırmızılık vardı.
Kirpikleri sık ve uzundu.
Vücudu ne zayıf, ne de şişmandı.
İki küreğinin arası enli idi.
Omuz küreklerinin arasında peygamberlik mührü vardı.
Mekke’de ise Hz. Peygamber, Hz. Ebbu Bekir ve Hz. Ali dışında çok az Müslüman kalmıştı. Geri kalanlar Medine’ye artık hicret etmişti.
Kureyş müşrikleri Peygamberimiz Aleyhisselama başka yerlerden birtakım sahabiler ve yardımcılar çıktığını, Mekkeli sahabilerin çoluk çocuklarıyla birlikte Medine’ye, savaşçı ve hazırlıklı Evs ve Hazrec kabilelerinin yanına gittiklerini gördükleri ve orada konuklanıp korunduklarını öğrendikleri zaman, Peygamberimiz Aleyhisselamın da onların yanına gideceğini ve kendileriyle savaşacağını anladılar ve korktular; Dârü’n-Nedve’de toplandılar.
Ebu Cehil:
“Benim görüşüm: İçimizdeki her kabileden, güçlü, kuvvetli, özü gözü pek, şerefli, soylu birer delikanlı alalım. Sonra, onlardan her birine keskin birer kılıç verelim. Onlar gidip, ellerindeki kılıçlarla hepsi birden tek adamın vuruşu gibi vurup, onu öldürsünler! Böylece ondan kurtulalım, rahata kavuşalım! Delikanlılar bunu bu şekilde yapınca, onun kanı bütün kabilelere dağılmış, düşmüş olur! Abdi Menaf oğulları ise, bütün kabilelerle savaşmaya güç yetiremezler, bizden diyet almaya razı olurlar. Biz de, Abdi Menaf oğullarına onun diyetini öderiz!” dedi.
Böylece Hz. Peygamberi öldürmek için karar aldılar.
14. Bölüm: Peygamberimiz Aleyhisselamın Medine’ye Hicreti
Suikastin kararlaştırıldığı gün; Peygamberimiz Aleyhisselamın Mekke’den, kavminin arasından çıkıp Medine’ye hicret etmesine, Yüce Allah tarafından izin verildi.
Peygamberimiz Aleyhisselam; hicret edeceği gece kendisine ait döşekte yatıp uyumasını Hz. Ali’ye emretti. Kabilelerden seçilmiş olan cellat delikanlılar, gecenin üçte biri geçince, Peygamberimiz Aleyhisselamın kapısının önünde toplandılar. Peygamberimiz Aleyhisselamın abası içinde yatan, uyuyan Hz. Ali’yi Peygamberimiz Aleyhisselam sandılar. Sabaha kadar, kapının önünde durdular ve Peygamberimiz Aleyhisselamın dışarı çıkmasını beklediler.
Peygamberimiz Aleyhisselam dışarıda kendisini gözetleyen müşriklerin yanına çıktı. Onların üzerine toprak saçtı ve Yüce Allah onların gözlerini aldı. Onlar Peygamberimiz Aleyhisselamı göremediler! Sabah olunca Hz. Peygamberin gittiğini gördüler. Hz. Peygamberin yatağında yatanın da Hz. Ali olduğunu gördüler.
Kureyş müşrikleri, Hz. Ali’ye: “Nerede şu sahibin? Nerede amcanın oğlu?” dediler.
Hz. Ali: “Bilmiyorum! Benim bu hususta bir bilgim yok! Ben onun üzerinde gözcü değilim! Siz ona çıkıp gitmesini emrettiniz! ‘Bizden ayrıl, git!’ dediniz. O da çıkıp gitti” dedi.
Bunun üzerine, müşrikler Hz. Ali’yi azarladılar ve tartakladılar; Kâbe Mescidine götürüp bir süre hapsettikten sonra, bıraktılar.
Hz. Peygamber ise Hz. Ebu Bekir ile Sevr dağında Sevr mağarasına giderek saklandı. Yüce Allah’ın emriyle, mağaranın önünde, Peygamberimiz Aleyhisselamın yüzünü örtüp göstermeyecek biçimde bir ağaç yetişti! Mağaranın kapısına hemen bir örümcek gelip, ağaçla Peygamberimiz Aleyhisselamın arasına üst üste ağ gerdi, Peygamberimiz Aleyhisselamın yüzünü örttü! İki dağ güvercini de, gelip mağaranın ağzında, örümcekle ağaç arasında yuvalandı.
Kureyş müşrikleri Peygamberimiz Aleyhisselamı çok sıkı bir arayışla her tarafta; Mekke’nin yukarısında, aşağısında aramaya koyuldular. Müşrikler iz sürerek Sevr mağarsına iki defa geldiler ve her seferinde oradaki iki kat örümcek ağını, yuva yapan kuşları görünce bu mağarada kimse olamaz deyip çıkıp gittiler.
İçeride ise Hz. Ebu Bekir telaşlanır. Peygamberimiz Aleyhisselam: “Ey Ebu Bekir! Korkma! Hiç şüphesiz, Allah bizimledir!” buyurdu.
Müşrikler Peygamberimiz Aleyhisselamla Hz. Ebu Bekir’i Sevr dağında ve mağarasında bulamayınca, umutları kesilmiş olarak geri döndüler.
Peygamberimiz Aleyhisselamı ve Hz. Ebu Bekir’i bulup kendilerine geri getirene veya öldürene yüz deve verileceğini, Mekke’nin aşağı ve yukarı kısımlarında ilan ettiler.
Peygamberimiz Aleyhisselam, Perşembe günü geceleyin, Hz. Ebu Bekir’i yanına alarak Sevr mağarasına girmişti. Cuma, Cumartesi ve Pazar günlerini orada geçirdiler.
Peygamberimiz Aleyhisselam kırk yaşında peygamber olup, kendisine vahiy geldiği halde Mekke’de on üç yıl kaldıktan sonra, Medine’ye hicret etmesi Allah tarafından emrolundu.
Medineye giderken kendilerine Abdullah b. Uraykıt kılavuzluk etti. Daha sonra kitapta yol boyunca neler yaşandığı, hangi yollardan geçildiği ayrıntılı olarak anlatılıyor.
Yolda onları Süraka isimli birisi bulur ve yetişir Amacı onları yakalamak ve müşriklerin Hz. Peygamberi yakalayan ya da öldürene 100 deve ödülünü almaktır. Ancak öyle olur ki Hz. Peygamberin duası ile Süraka’nın atı kumlara saplanıp kalır ve o da sonunda Müslüman olur ve geri dönerek Hz. Peygamberi korumak için arkasından gidenleri geri çevirir. Tam adı: Sürâka b. Mâlik b. Cu’şum
Peygamberimiz Aleyhisselam; nübüvvetin on dördüncü, Hicretin birinci yılı, Rebiülevvel ayının on ikisinde, Pazartesi günü, kaba kuşlukta, güneşin en kızgın sırasında, Kuba’da Amr b. Avf oğullarından Külsûm b. Hidm’in evine indi. Rebiülevvel ayının o yıl Rumî aylardan Eylül ayına rastladığı bildirildiği gibi, bunun Miladî 622. yılın Eylül’üne rastladığı da hesapla isbatlanmıştır.
M. Âsım KÖKSAL
Peygamberler Peygamberi HZ. MUHAMMED ALEYHİSSELAM VE İSLÂMİYET-1
İslam Tarihi 1 – 2 (Mekke Devri)
Işık Yayınları
İstanbul
2008
705 sayfa.

